Sait Faik Abasıyanık - Hişt Hişt Hikâyesi (Tahlili)

 


Sait Faik Abasıyanık – Hişt Hişt Hikâyesi Tahlili 

Bu yazında yazarın hayatından ve tahlil edilecek olan “Hişt Hişt” hikâyesiyle ilgili hususların, birbiriyle ilişkilendirilmesiyle alakalı kısa bir tahlilinden bahsedeceğim.
Sait Faik Abasıyanık Hayatı ve Edebi Kişiliği
20. asır başları savaş meydanları… Türk edebiyatında kişisel hayatın harmanlandığı zamanlarda halk insanı olan yani “küçük insanları” anlatan Adapazarı’nda Abasızâdelerin çocuğu olan Sait Faik, 18 Kasım 1906 tarihinde, dedesi Seyyid Ağa’nın Adapazarı Semerciler Mahallesi’nde bulunan evinde dünyaya geldi. Karamürsel’de denize olan sevdası ile başlar. Rehber-i Terakki de başlar eğitime. İdadi de iken savaş başlar ve askere gider. İstanbul’a yerleşen Sait Faik, İstanbul Erkek Lisesinde okur. Lisede olan bir durumdan dolayı Bursa’ya gönderilir. Bursa’daki lisede hocası onun hikâyelerini beğenir. İstanbul Üniversitesi Edebiyat bölümüne yazılsa da üniversiteye alışamaz. Beyoğlu’nda “toplum analizi” yapmaya karar verir. Değişmeyen unsurları gören biridir Sait Faik. “İnsan sevgisi” temalı yazılarını gazetede yayımlar. Seçtiği konular, çok farklı soluklar kazandıracaktı Türk Edebiyatına. İktisat için Lozan’a sonra da Fransa’da Edebiyat Fakültesine devam etti. 1934’te yurda döndü.
Öğretmenlik yaparken atılır. Ticarethane açan babasının dükkânını da batırır. Semaver’in ilk baskısı 1936’da yapılır. Yaşanabilen olayları anlatmaya başlar. Bir mesaj vermekten çok anlık yaşamlar, durumlar öykünün konusu hâline gelir. 1938’de babası Burgaz adada köşk aldı. Sonrasında babası vefat etti. Annesiyle can yoldaşlığı yaptı. Karşı adalarda balık avlamak onun meşgalesiydi. Yaptığı gözlemler ile aslında hâlâ bugünde devam eden durumlar yaşamlar gözümüze çarpar. Tek parti döneminin baskısından kurtulamadı. 1940’ta “Medar-ı Maişet Motoru” romanı kitap hâline gelmesi annesi sayesinde oldu. 1952’de ismi “Bir Takım İnsanlar” olarak yayımlandı. Mizacı ise, sınırları sevmezdi. Sıcakkanlı, samimiydi. Arkadaşları arasında sevecen ama kalabalıklardan çabuk sıkılan, kendine ait giyim tarzı olan, birden kaybolması gibi tavırları vardı. Hikâyelerinde insana verdiği önemi görürüz. Edebiyat dergilerinde şiirler yazmıştır. Hikâyelerinde şiir kokusu, şiirlerinde de hikâye kokusu var, denmiştir. Edebiyat alanında kendisi, etrafındakileri üçe dörde katlayacak potansiyele sahip olsa da bunu göze sokmaması demeleri de çok önemlidir. Siroz olmuştu. Durumu düzelmeyince Paris’e gitti. Paris’e, ise Milletvekili arkadaşı olan Samet Ağaoğlu vesilesiyle gitmiştir. Fakat gittiği gün kendisinden tahlil için parça alacaklarını öğrenince ertesi sabah vazgeçip İstanbul’a geri döner. 1953’te Amerika’da onur ödülüne layık görüldü. “Alemdağ’da Bir Yılan Var” kitabında kendi içine hapsettiği adamı anlatıyordu. (Hikâyemiz de bu kitaptadır.) Pek çok öyküde sürekli yaşayan kahramanlar vardır. İnsanın aklına gelmeyen mutlu anları anlatır. 1954’ten sonra durumu iyice ağırlaştı. Sağlığı kötüleşti. Bir sıfata ya da kalıba giremiyordu. Kendisine yazar değil YAZICI derdi. Gazateci değil, gazeteye yazı yazıyorum derdi. 5 Mayıs 1954’te fenalaştı. 11 Mayıs 1954’te 48 yaşında vefat etti. Hiçbir kalıba sığmayan, kendi olmaya çalışarak yaşamış biriydi.
İmgeler ve İmajlar
İnsan sevgisi, samimiyeti, hüneri, küçük insanlar (onların büyük dünyaları) 2. Dünya Savaşı’nın zorluklarını yaşıyor.
1950’lerde “Varoluşçuluk” var ama Sait Faik, insanı seviyor her zaman. Toplum, kültürel, edebi açıdan önemli olan küçük insanların hayatlarını anlatır.
Orta sınıf insanlardan ilk bahseden yazardır. Büyük problemlerin etkisini gören bu insanların yaşamlarına uygun onların anlayabileceği dilde anlatan söz ustasıdır. Çok iyi bir gözlemcidir. Hikâyede temel “insan”dır. Sarayda konuşulanları değil, taşradaki günlük hayatın insanı anlatır. Lisede “İpekli Mendil” hikâyesi ile tanınır. Kendi insanına kibirli bakmamıştır. Beyoğlu’nda Suriçi’ni keşfeder. Yani yerli İstanbul halkını keşfeder. Şehir ve insanın değişmeyen yerleri vardır. Değişmeyen insanlar vardır. Avare oluşuyla ilgili Oğuz Atay “Ben zaten tutunamayanım ama Sait Faik de öyle” diyor. Samet Ağaoğlu ile yakın arkadaşı ve Demokrat parti milletvekilidir.
1940-50’li yıllar toplumcu gerçekçilik vardır. Marksizm’in yansımasıydı. Ama Sait Faik, kendisini hiçbir gruba ait hissetmemiştir. Toplumun renklerini iyi anlatabilmektir. Çok iyi bir analiz yaparak anlatmıştır. Etrafındaki arkadaşları onu çok sevmiştir. Sait Faik, bu sohbetler dışında Burgaz Adaya kaçan bir adam olmuştur. Öyküdeki kırılma samimi, insan sevgisiyle dolu olmasıyla gerçekleşir. Onunla aynı dönemde yaşayan yazarlar onunla aynı üslupta yazmazlar. Kendi içerisindeki kırılma “Alemdağ’da Bir Yılan Var” ile imge dolu bir sürrealist tutum sergiler, hastalığının ilerlemesi sonucu böyledir. Önemli olan nasıl ve ne anlattığı yani dil ve üslubudur. Bu başarıyı hiçbir görüşe “angaje” olmadan anlatmasıyla sağlayabilmiştir. Yazarımızın bu edebi tutumu ise, daha sonraları “İkinci Yeniciler”in edebi tutumlarına da oldukça etki etmiştir. Sait Faik, son dönemlerinde Kafka ve Sürrealizme doğru gelişen yeni bir hikâye arayışına kavuştuğu sonucu da çıkarılabilir.
HİŞT HİŞT HİKÂYESİ’NİN TAHLİLİ
Olay Övgüsü
Evden sinirle çıkan bir öznemiz yani kahramanımız var. Bu kahramanın bir adı yok çünkü “küçük insanların” hayatından sıradan denebilecek bir kesiti, durumu anlatıyor öznemiz. Neye sinirlendiğini bilmiyor ama tıraş bıçağına olsa gerektiğini söylüyor. Yürüdükçe etrafındaki doğayı fark ediyor. Yeşillikler, denizin mavisi, gökyüzünün bulutsuz olması gibi. Sonrasında bir ses duyuyor. “Hişt” diye. Arkasına dönüp bakmasıyla devedikenleri ve karabaşlar erik lezzetinde bakıyormuş. Yolda kimse yok ve buna rağmen bu “Hişt” sesini duyması çok tuhafına gidiyor öznenin. Yolda yürürken yine o “Hişt” sesini yine duyuyor. Sesin bir kuştan, yılandan, tosbağadan geldiğini düşünüyor. Bir “Hişt” sesi daha duyunca istemsiz bakıyor ve çalıların arkasında biri var gibi hissediyor özne. Sonrasında öznemiz yolun kenarına oturuyor. Bir eşeğin ot yediğini görüyor. “Hişt” sesinin eşeğin ot yerken çıkardığı sesten geldiğini düşünmeye başlıyor öznemiz. Ot koparış sesinden daha ayrı bir “Hişt” sesi yeniden duyuyor. Sonrasında ise bu sesin kulağının dibinde çok tanıdık bir sesten sanki adını sesleniyor gibi geldiğini ama bunun ender olduğunu söylüyor öznemiz. Belki de kendi kafasının içinden çıkan bir ses olduğunu düşünüyor. Sarı bir sis kaplıyor ortalığı ve aşınmış, eskimiş paltosunu eşeğe giydiriyor. Yola inip yürümeye devam ederken bu sesin sahibi kim olursa olsun aldırmadan yürümeye devam edeceğini söylüyor. Sonrasında ise öznemiz en iyisi ben kendim derim bu sesi diyor.
Öznenin çıkardığı ses bu “Hişt” sesine benzemeyen bir mırıltıya dönüşüyor.
Tam bu sırada yolda birden karşısına çıkan bir adam ve kadın görüyor öznemiz. Kalpazankaya yolunu soruyorlar. (Buradan mekânın Burgaz Ada olduğunu anlıyoruz.) Üstündesiniz diye söylüyor öznemiz. Yolun birden hareket ettiğini, yürümediler sanki iki adımda adam ve kadının öznemizin kendinden uzaklaştığını söylüyor. Sonrasında koyunların arasında papazın oğlunu görüyor. Papazın oğlu sonrasında öznemize çirkin, aptal, otuzbirli bir yüzle bakıyor. Sonrasında ise öznemiz çiçek tarlasına iniyor. Ve kendisine “Hişt” diyenin bir kuş olduğu kanısına varıyor. Bazı kuşlar cık cık değil de, hişt hişt diye öterler diye düşünüyor. Sonrasında bir adamın yer bellediğini görüyor. Onunla konuşmaya başlıyor öznemiz. Merhabalaştıktan sonra adam işine devam ediyor. “Hişt, hişt” diye ses çıkarıyor. Aldırmıyor bahçıvan. Hızlıca yapınca “buyur beyim” diyor. Özne “bir şey demedim” diyor. Sonra bahçıvan kulağını karıştırıp belin sapına siler gibi yapıyor. Özne yeniden ”Hişt, hişt” diyor. Bahçıvan başını kaldırıp denize, göğe, sonra da öznemize şüpheyle bakıyor. Öznemiz sesin kuşlardan geldiğini söylüyor. Bahçıvan daha sonrasında kulağının ağırlaştığını söylüyor. Özne yıkatmak gerektiğini söylüyor. Geçenler de kendisinde de öyle olduğunu söylüyor bahçıvana. Bahçıvan ”yıkattın mı” diye soruyor. Özne ise doktora gidip aldırdığını söylüyor pisliği. Özne daha sonra bahçıvana “çocuklar nasıl” diyor. Bahçıvan “iyiler”, “dokuzdu sekiz kaldı biliyorsun ya dokuzuncusunun macerasını” diyor. Özne onu susturuyor ve Allahaısmarladık deyip vedalaşıyor bahçıvanla. Oradan biraz uzaklaşınca yine o “Hişt” sesini duyuyor. Özne sesin sahibinin bahçıvan olduğunu sanarak onu suçluyor. Bahçıvan kendisinin olmadığını ve daha baklaları kesmediğini öyle olsa niye saklayacağını söylüyor. Bahçıvan daha sonra bu “Hişt” sesini duyduğunu ama nereden geldiğini bilmediğini söylüyor.
Ve sonunda öykümüzün neredeyse teması denebilecek sonuç kısmına geliyoruz.
Bu “Hişt” sesi nereden gelirse gelsin yeter ki gelsin. Gelmedi mi sonu fena. “Hişt” sesi gelince her şey yeşerir yeniden doğar diyor sanki öznemiz. Tema için kendi görüşümce “Yaşam Umudu” denebilir. Çünkü insan ancak duyularıyla var oluyor. Yani etrafındaki dünyayı ne kadar algılayabiliyorsa duyularıyla o kadar var olabiliyor insan. Var olmak ile nefes almak arasındaki ince çizginin farkına varmamızı istiyor öznemiz. Bunun farkına varılırsa aslında hayatımızda sorun gibi görünen şeylerin ne kadar önemsiz ve geçici olduğunu da söylüyor. Özne evden çıkarken neye sinirliydi bilmiyoruz fakat gündelik kaygılardan herhangi biriydi kesinlikle. Ve yürüyüş için çıktığında doğanın güzelliği karşısında o siniri de yatışmış oluyor. Biz insanların ne olduğumuzun neden var olduğumuzun farkına varmamızı istiyor özne. Bu bir ses, gördüğümüz herhangi bir hayvan, bitki, insan veya tadını aldığımız, kokusunu duyduğumuz her ne olursa olsun bize yaşadığımızı hatırlamamıza sebep oluyor. Özne sanki ölüm korkusunun hâkimiyetinde bir duyguda denebilir. Çünkü her ne olursa olsun bir arayışta yol boyunca öznemiz. 


Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni
YASİN ÂŞIK 


Yorumlar

  1. Sait Faik hikayeciliği ve muhteşem bir tahlil, kaleminize sağlık

    YanıtlaSil
  2. En sevdiğim "yazıcı"dır kendisi. :)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Öne Çıkanlar

Bu Hikâye Senden Uzun Osman - Aylin Balboa