ÂŞIK ŞİİRİNİN OLUŞUMU, GELİŞİMİ VE XVI. YÜZYILDAKİ TEMSİLCİLERİ
ÂŞIK ŞİİRİNE GİRİŞ
Şölen / şeylan, sığır ve yuğ merasimleriyle başlayan ilk törenler, aynı zamanda bugünkü halk şiirimizin de başlangıcını oluşturur. Hiç şüphesiz bu törenlerden önce de insanlar eğlenmiş, sevinmiş, üzülmüş ve ağlamışlardır. Elbette toplumun içerisinde sevinç ve üzüntüyü şiirleştiren, hikâyeleştiren kişiler olacak ve bu insanlar yaptıkları işin karşılığında geçimlerini sağlayacaklardı. Biz bunları; bölgesel farklılıklarla kam, baksı, şaman, oyun veya ozan gibi adlarla biliyoruz. Kısacası profesyonelleşme dediğimiz olayın kökeni, yüzyıllar öncesine dayanıyordu.
Halk edebiyatı ürünlerinin en önemli özelliği ilk anlatıcı veya söyleyicilerinin bilinmemesi, ya da biliniyorsa unutulmuş olmasıdır. İlk söyleyicilerin ortaya koymuş oldukları bu metinlerin özgün şekillerine bugün sahip değiliz. Dilden dile, nesilden nesile sadece sözle geçen bu ürünler zamanla unutulmuş veya yeni eklemelerle anonimleşmiştir. Burada şunu da belirtelim ki, yeni şartlar ve yeni olaylar yeni ürünlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır.
Bu sebeple âşık şiirini, anonim edebiyatla başlatmakta yarar olduğuna ve bunun ilk örneklerinin de İslamiyet öncesinde aranması gerektiğine inanıyoruz. Bu husustaki en önemli ürünler de daha çok yas törenleriyle ilgili olanlardır. Yas törenlerine bağlı olarak söylenen ağıtların söyleyicileri kadınların yanı sıra, o dönemin ozanlarından başkası değildi.
Türklerde ağıt söyleme geleneğiyle ilgili bilgileri ve ilk ağıt örneklerini Çin kaynaklarında buluyoruz. Hunlar, MÖ 119 yılında topraklarını kaybedince ağıt söylemişlerdir. Ağıdın günümüz Türkçesine aktarılmış şekli aşağıdadır:
“Yen-çi-şan dağını yitirdik
Kadınlarımızın güzelliğini aldılar
Si-lan-şan yaylasını yitirdik
Hayvanlarımızı üretecek yeri aldılar” (Banarlı 1971: 45).
Yine Hun hükümdarı Atilla’nın ölümü üzerine ağıt söylendiğini çeşitli kaynaklardan öğreniyoruz: “Atilla’nın ölüm merasiminde de yine şairlerin mühim yerleri olduğunu görüyoruz: O münasebetle tertip edilen cenk oyunları esnasında şairler ve muharibler Hun lisanında yazılmış bir mersiye okumuşlardı.” (Köprülü 1986: 158).
İlk yazılı metnimiz olan Orhun Anıtları’nda; ölüm törenine pek çok katılımın olduğu ve bunlar arasında ağıtçıların da bulunduğu kayıtlıdır. Sığıt, sığıtçı, sıgla-, yoğ, yuğ, yogçı, yugçı, yogla-, yugla-, yoglat- ve yuglat- gibi yasla ilgili terimlerin geçtiği kitabelerde, bağımsız bir ağıt metni yer almamaktadır. Ancak ölüm töreninin anlatıldığı satırları alt alta yazacak olursak tam bir ağıt örneği ortaya çıkacaktır (Şimşek 1993: 3).
Türk şiirinin başlangıcı veya Türk şiirinin tarihi üzerinde yerli ve yabancı pek çok araştırıcı görüş bildirmiştir. Bunlar arasında; C. Brockelmann, İ. V. Stebleva, F. Y. Korş, M. Fuad Köprülü, R. Rahmeti Arat, T. Tekin, vb. sayılabilir.
Bunlardan İ. V. Stebleva’ya göre Orhun Anıtları’nın tamamı, F. Y. Korş’a göre ise bir kısmı manzumdur.
Reşid Rahmeti Arat Turfan kazıları sonucunda ortaya çıkan metinleri bir araya getirmiş ve Eski Türk Şiiri (Ankara 1965) adlı bir eseri edebiyat dünyamıza kazandırmıştır. Arat, ayrıca koşuğ, kojan, koşma, takşut, takmak, ır ve yır, küg, şlok, padak, kavi, baş ve başik gibi kavramları bilim adamlarının kullanımına sunmuştur (Arat 1965: XI-XX).
Arat; kitabında Mani, Burkan, İslam edebî muhitlerine ait şairler ve onların öz geçmişlerini tespit edilen şiirlerini bir araya getirmiştir. Bu şairler Aprınçur Tigin, Kül Tarkan, Sıngku Seli Tutung, Ki-Ki, Pıratyaya-Şiri, Asıg Tutung, Çısuya Tutung, Kalım Keyşi ve Kutadgu Bilig sahibi Yusuf Has Hacib (Arat 1965: XX-XXII)’dir.
Dîvânü Lûgati’t-Türk şiir bakımından zengin bir eserdir. Dörtlükler veya beyitler şeklinde karşımıza çıkan şiirlerden büyük bir kısmı hece vezniyledir; az sayıdaki şiir ise aruzla söylenmiştir. Bununla beraber Stebleva ve Talat Tekin’e göre buradaki şiirlerin tamamı aruz vezniyledir.
Eserde iki ağıt metni bulunmaktadır. Bunlardan birincisi Saka hükümdarı Alp Er Tunga’nın ölümü üzerine söylenmiş olup yedi heceli ve aaab şeklinde kafiyelidir. Dörtlük sayısı ise bilginlere göre 10-13 arasında değişmektedir. İkinci ağıt ise adı bilinmeyen bir kahraman için söylenmiştir. Şiir yedi heceli olup, aaab şeklinde kafiyelenmiştir. Dörtlük sayısı ise üçtür.
Eserde ayrıca lirik, pastoral ve epik şiirlerin örnekleri de yer almaktadır. Bize göre Dîvân’daki şiir parçaları başlangıçta çok uzundu. Ancak Kâşgarlı ya bunları kısalttı, ya da halk arasında yapılan derlemelerde bu kadarını tespit edebildi. Yine biliyoruz ki, bu şiirlerin başlangıçtaki söyleyicileri birer ozandı. Ancak zamanla bu parçalar dilden dile aktarılırken, gerçek sahipleri unutuldu ve bugünkü şekline döndü.
OZAN VE ÂŞIK KAVRAMLARI ÜZERİNE
Bugünkü âşıkların ilk temsilcileri ozan olup Hun Türklerinden XVI. yüzyılın başına kadar bu adla anılmışlardır. Onlar, kopuz eşliğinde şiir söyleyen kişi olarak tanımlanmaktadır. Yüzyıllarca sonra ise; “herze söyleyen” “geveze” anlamlarına geldiği dikkatlerden kaçmamaktadır.
Ozanlarla ilgili olarak Dede Korkut Kitabı’nın ‘Giriş’ diye kabul edilen kısmında da bazı bilgiler bulunmaktadır. Önemli gördüğümüz bu kısmı aynen alıyoruz: “Kolca kopuz yükseltip elden ele, beyden beye ozan gezer. Erin cömerdini, erin cimrisini ozan bilir.” (Ergin 1971: 3). Yine başta Kazakistan Türkleri olmak üzere pek çok Türk boyu, kopuzun icat edeni olarak Dede Korkut’u bilir. Hatta bu konuda efsaneler bile oluşmuştur:
Korkut Ata doğduğunda olağanüstülükler yaşamış, yeryüzünü karanlık kaplamış. O anda gökten bir ışık inmiş. Bu ışık, Korkut’un dünyaya geldiğinin işaretiymiş. Doğduğunda yanında görülen kopuz da Allah’ın ona hediyesiymiş.
Âşık ise, irticalen (doğaçlama olarak) saz eşliğinde şiir söyleyen kişidir. Ancak saz çalamayıp şiir yazanlar da “kalem şuarası/kalem şairi” kavramıyla tanımlanmaktadır.
ÂŞIK ŞİİRİNİN ÖZELLİKLERİ
Âşık şiirinin özellikleriyle ilgili olarak Fuad Köprülü’den bu yana pek çok araştırıcı (Hikmet Dizdaroğlu, Saim Sakaoğlu, Fahrettin Kırzıoğlu, Doğan Kaya, Mehmet Yardımcı) açıklamalarda bulunmuşlardır. Bu görüşleri aşağıdaki şekilde bir araya getirebiliriz:
1. Âşık şiirinin belirli söyleyicileri ve yazarları vardır. Bunlara ozan, âşık, saz şairi, halk şairi, kalem şairi ve kalem şuarası gibi adlar verilir. Bu yönüyle âşık şiirini anonim şiirden ayrılırken, dinî-tasavvufî Türk halk şiirine yaklaşmaktadır. Hatırlanacağı üzere anonim halk şiirinin ilk söyleyicileri ve anlatıcıları da unutulmuştur.
2. Âşık şiirinin kökeni, MÖ III. yüzyıla dayanmaktaysa da Anadolu âşık şiirinin altı yüzyıllık bir geçmişi vardır.
3. Âşık şiirinin dinleyici kesimi halktır. Toplumun büyük bir kesimi âşıkların söyledikleri şiirleri sevmiş ve onlara yüzyıllar boyunca saygı göstermiştir. Çünkü çeşitli sebeplerle halkın söyleyemediklerini, onların sözcüsü durumundaki âşıklar değişik kesimlere aktarmışlardır.
4. Âşık şiiri hece ölçüsüyle söylenmiştir. Millî ölçümüz olan hece ölçüsü, ozan-baksı edebiyatıyla kullanılamaya başlar ve kullanım XVI. yüzyıla kadar devam eder. Bu yüzyıldan itibaren âşıklar, divan edebiyatı ve divan şairlerinin itibar görmesinden dolayı hecenin yanı sıra aruz vezniyle şiirler söylemeye başlamışlardır.
5. Âşık şiirinde birim dörtlüktür; bununla beraber az da olsa ikiliklere ve farklı sayıdaki mısralardan oluşan bentlere de rastlanmaktadır.
6. Âşık şiirinin dili, içinde yaşanılan toplumun dilidir. Dil, duru olup zaman zaman ait olduğu yörenin ağız özelliklerini de yansıtmaktadır. Şiirlerin kelime dünyası oldukça geniştir. Bazen iki değişik koşmanın kelime kadrosu, ayak seslerinin dışında benzerlik göstermektedir. Dile hâkim olan âşık, saz şairi veya kalem şairi tıpkı roman ve hikâyede olduğu gibi atasözü ve deyimlerden yararlanmıştır. Tasvirler ve söz sanatları yapmacıklıktan uzaktır.
7. Âşık şiirinin konusu halkın hayatıdır. Bu sebepten âşık şiirinde yaşanılan coğrafya, mensubu olunan halk ve onun sorunları dörtlüklerde anlatılmıştır.
8. Âşık şiiri, geleneği temsil eden bir edebiyat olduğu için, belirli kurallara göre eser verilir. Bu gelenek içerisinde mahlas kullanımı, önemli bir unsurdur. Mahlas bir ölçüde şiirin tapusudur. Zaman zaman şiirin mahlas dörtlüğü veya söyleyenin adı kaybolduğu için parça anonimleşmiştir.
9. Âşık şiiri bir saz eşliğinde söylenmiştir. Bununla beraber zaman zaman müzik aletinin kullanılmadığını da görüyoruz. Nitekim kalem şairleri şiirleri sazsız olarak söylemektedirler. Müzik aleti ozan-baksı edebiyatı döneminde kopuz iken, ozanın âşık olmasıyla birlikte yerini bağlamaya bırakmıştır. Bağlama her Türk boyunda değişik adlarla anılmaktadır.
10. Âşık şiirinin belki de en önemli özelliği, şiirlerin hazırlıksız olarak (doğaçlama) söylenmesidir. Bu sebepten bazı şiirlerin ahenk unsurlarının tam olmadığı gözden kaçmamaktadır.
11. Âşık şiirinin temsilcisi olan âşıklar gezgin kişilerdir. Bu yüzden doğdukları yerde pek kalmamışlardır. Onlar sanatlarını icra edebilmek için köy köy, kasaba kasaba, ilçe ilçe, şehir şehir, hatta ülke ülke gezmişlerdir.
12. Âşık şiiri temsilcileri sadece saz çalıp şiir söylememiştir. Aynı zamanda düğünlere ve kahvelere giderek, halka eski meddahların icra ettikleri kısa ve uzun hikâyeleri anlatarak onları eğlendirmişlerdir.
ÂŞIK ŞİİRİNİN KAYNAKLARI
Âşık edebiyatı araştırıcıları âşık şiiriyle ilgili olarak iki kaynak gösterirler:
Sözlü Kaynaklar
Bunlar halk arasında ‘kaynak kişi’ adını verdiğimiz insanlarımızdan yapılan derlemelerdir. Bu derlemeler daha çok yaşayan âşıklardan yapılmaktadır. Onlara bu şiiri kimden öğrendiğini sorduğumuzda, kendinden daha yaşlı olan bir âşığın adını söylerler. Âşıklar dinledikleri bu şiirleri çeşitli sebeplerle değiştirebilirler. Hata hatırlayamadığı yerlere kendisi eklemeler yapabilmektedir. Bu sebeple sözlü kaynaklara ihtiyatla yaklaşmamız gerekmektedir. Ancak bu derlemeleri de yapmayacak olursak, bu eşsiz kültür mirası unutulup gidecektir.
Yazılı Kaynaklar
Diğer halk edebiyatı türlerinde olduğu gibi, âşık şiiriyle ilgili yazılı kaynaklar da vardır. Bunlardan önemlileri aşağıdadır.
Cönkler
Genellikle dikey olarak aşağıdan yukarıya doğru açılan, halk arasında dana dili veya sığır dili gibi adlarla da bilinen, içerisinde âşık şiirinin yanı sıra az da olsa divan şiirinin de örneklerinin bulunduğu defterlerdir. Bunların dışında cönklerde, mâni, atasözü ve bilmece gibi anonim ürünlerin yanı sıra, folklorun çeşitli alanlarından örneklere de rastlanır. Bazı cönkler ise günlük gibidir. Saz şairlerinin ürünlerinin toplandığı cönklere, yazmalara ve defterlere supara da denilmektedir (Dizdaroğlu 1980: 2-18).
Yine gemi anlamına gelen ve içinde çeşitli konuların yer aldığı defterlere sefine de denilmektedir (Uraz 1977: 8057). M. Şakir Ülkütaşır bir makalesinde “türkü, mâni, destan, koşma, atasözü, fıkra, hikâye, nefes, mersiye, ilâhi, dua, hutbe, vs. gibi millî, dinî (tasavvufî) şiir ve mensureleri ihtiva eden elyazması dergi (mecmua)lere cönk” denildiğini belirterek bu tür eserlerin içeriğini de etraflı bir şekilde vermiştir (Ülkütaşır 1967: 905). Saim Sakaoğlu da cönkler için “Türk kültürünün tapusudur; bize ait kültürün atalarımız tarafından adımıza tescil edilmiş belgeleridir” (Sakaoğlu 1987: 220) diyerek, konuyu kültürel açıdan değerlendirmiştir.
Cönklerin Özellikleri
1. Cönkler Arap harfleriyle yazılmışlardır.
2. Cönkler bazıları özel kâğıtlara (alikurna, abâdi) olmak üzere en çok kullanılan yazı türleriyle kaleme alınırlar.
3. Cönkleri kaleme alanların bazıların kültür ve eğitim seviyeleri düşük olduğu için, yazının imlâsı pek sağlıklı değildir.
4. Cönklerde belirli bir ölçü yoktur. Bu tür eserlerin hazırlanması sırasında cöngü yazanın zevki ve elinde bulunan kâğıtların boyutları ön plana çıkmaktadır.
5. Cönklerde bir konu sınıflaması yoktur.
6. Cönklerde şiir türleri veya şekillerinin başına koşma, türkü, ilahi, şarkı, gazel, destan, beyit, müseddes, vb. kavramlar yazılmaktadır. Ancak zaman zaman konu başlıkları ile şiirin birbirini tutmadığı gözden kaçmamaktadır.
7. Cönkler genellikle besmele ile başlar ve “temmet” (tamamlandı) ifadesi ile son bulur.
Tezkireler
Divan şairlerinin sanatları ve eserlerinden söz eden tezkirelerde, az da olsa âşıklardan söz edilmektedir.
Seyahatnâmeler
Bilhassa çok zengin bir kültür derlemesi olan Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme adlı eserinde divan şairlerinin yanı sıra âşıklardan da söz edilmektedir. Ancak bu tür eserlerde zaman zaman bilgi yanlışlarıyla da karşılaşmaktayız.
Menakıbnâmeler
Bu tür eserler daha çok dinî-tasavvufî Türk halk şairleri için iyi birer kaynaktır. Bugün başta Yunus Emre olmak üzere Sarı Saltık, Hacı Bayram Veli, Hacı Bektaş Veli, vb.larının gerçek hayatlarından daha çok menkıbevi hayatları öne çıkmaktadır. Onlarla ilgili bilgileri de büyük ölçüde menakıbnamelerde bulabilmekteyiz.
Dîvânü Lügâti’t-Türk
İlk derleme eserimiz Dîvânü Lügâti’t-Türk ilk şairlerimizden Çuçu’nun adına yer verilmesinin ötesinde, içerdiği bir bölümü aruz vezniyle yazılmış 200’ün üzerindeki manzumeyle (dörtlük ve beyit şeklinde) Türk şiiri araştırıcılarının ilk başvuracakları kaynaklar arasındadır.
ÂŞIK OLMANIN BAZI SEBEPLERİ
Âşık edebiyatı temsilcileri (ozan, âşık, kalem şairi, vb.) çeşitli şekillerde (bade içerek, silsile yoluyla, şartların gereği, usta çırak ilişkisi, vb.) âşık olmuşlardır. Bu husus Fuad Köprülü’den bu yana pek çok araştırıcı tarafından (Pertev Naili Boratav, İlhan Başgöz, Umay Günay, Ali Berat Alptekin, vb.) çeşitli yönleriyle değerlendirilmiştir. Bu sebepleri daha anlaşılır olabilmesi için kendi arasında sınıflandırmanın yararlı olacağına inanıyoruz:
a. Bade İçerek Âşık Olma
Bade içme; şamanizm, destan, halk hikâyesi ve âşıklık geleneğinde en çok karşımıza çıkan olaydır. Rüyada usta bir şaman, bir destancı veya pir (Hazreti Hızır, aksakallı ihtiyar) elinden içilen bade ile kendinden geçme ve uyandıktan sonra şiir söyleme yeteneğine kavuşmayı esas alır.
Anadolu sahası âşıklık geleneğinde çeşitli sebeplerle evinden ayrılan kahraman bir mezarlıkta, su yanında veya ıssız bir yerde uyuyakalır. Rüyasında Hazreti Hızır’ı veya pirleri görür. Hazreti Hızır, kahramana üç bade uzatır veya duruma göre bazı yiyecekler verir. Bunlardan birincisi Allah; ikincisi üçler, yediler, kırklar; üçüncüsü de bir güzelin aşkınadır. Kahraman üçüncü badeyi içtikten sonra günlerce baygın yatar. Daha sonra bir saz sesiyle uyandırılır. Ercişli Emrah, Çıldırlı Âşık Şenlik, Narmanlı Sümmanî, Bardızlı Nihanî, Posoflu Müdamî, Posoflu Zülâlî, Bayburtlu Celalî, Âşık Yaşar Reyhanî, Âşık Murat Çobanoğlu, Âşık Osman Feymanî, Âşık Şeref Taşlıova, vb. gibi âşıklara pir dolusu bade içirilmiştir.
Hem halk hikâyeciliği, hem de saz şairliği alanlarının içinde önemli bir yeri olan Köroğlu da pir elinden bade içmiştir. Ayrıca onun mizacı gereği badenin şekli de değişmiş ve ona er dolusu bade verilmiştir.
Badeli âşıkların büyük çoğunluğu Umay Günay’ın sistemleştirdiği şekilde, bade içme olayını dört safhada tamamlamışlardır:
1. Hazırlık safhası: Âşık ve maşukun bade içmeden önceki (âşık olmadan önceki) durumları;
2. Rüya: Bir yerde (çeşme başı, harman yeri, mezarlık) uyuma, pir (ak sakallı ihtiyar, derviş, Hazreti Hızır) elinden üç bade içilmesi;
3. Uyanış: Baygın vaziyette yatan kahramanın saz sesini duyunca uyanması;
4. İlk deyiş: Âşığın rüyada olanları şiirle ifade etmesi (Günay 1986: 116-117).
b. Usta Çırak İlişkisiyle Âşık Olma
Âşık adayı genç, hayranı olduğu bir âşığın yanına çırak olarak girer. Çırak yıllarca âşığın yanında gezer, ondan geleneğin esaslarını, sazı ve şiiri öğrenir. Zamanla ustasından önce meclislere çıkar ve onun parçalarından okur. Sanatta belli bir aşamaya geldikten sonra, usta âşıkların da bulunduğu bir mecliste kendisine mahlas verilir. Böylece usta bir âşık olarak kendi mahlasıyla şiirler söyler, atışma yapar ve hikâye anlatır.
c. Kendi Kendine Âşık Olma
Âşık şiirine ve âşıklığa yeteneği olan bir kimse; Karaca Oğlan, Pir Sultan Abdal, Şah Hatayî, Çıldırlı Âşık Şenlik, Erzurumlu Emrah, Dadaloğlu, Dertli, vb. âşıkların şiirlerini önce dinler, sonra ezberler, daha sonra da saz çalmayı öğrenir. Bir süre sonra da usta âşıklara ve kendisine ait şiirleri saz eşliğinde söyler, ardından da kendisine bir mahlas seçer.
ç. Âşık Meclislerini Takip Ederek Âşık Olma
Daha çok Azerbaycan ve Doğu Anadolu Bölgesi’nde bulunan âşık kahvelerinde, uzun kış gecelerinde ve Ramazan aylarında halk hikâyeleri anlatılır. Günlerce, hatta yıllarca kahvede halk hikâyesi dinleyen genç, zamanla hikâyelerin türkülü kısımlarını ezberler. Bir süre sonra hikâye kahramanlarının ağzından söylenen şiirlerin yanı sıra, kendinden parçalar okumaya, hatta kendi başından geçen bazı olayları nazım-nesir karışımı olarak anlatmaya başlar. Bu arada saz çalmasını da öğrenir ve zamanla kendisine bir mahlas seçerek âşıklar arasına katılır.
d. Sazlı ve Sözlü Ortamın Etkisiyle Âşık Olma
Ozan-baksı geleneğinde kopuzun, âşıklık geleneğinde ise sazın önemli bir yeri vardır. Türkiye’de sazlı sözlü ortam daha çok düğünlerde; âşık kahvelerinde, cem ayinlerinde, şenliklerde, festival ve törenlerde karşımıza çıkmaktadır. Bu meclisleri takip eden genç, bir süre sonra usta malı parçaları ezberlemekte, mahlas seçmekte, daha sonra da kendisinden parçalar okuyarak âşıklar arasına katılmaktadır.
e. Yoksulluk, İşsizlik, Hastalık, vb. Durumların Etkisiyle Âşık Olma
Pek çok âşık; yoksulluk, işsizlik ve hastalıkta, kendisine kimsenin yardım etmemesi üzerine dertlerini önce saz çalarak ve konuyla ilgili usta malı parçalar söyleyerek anlatır. Daha sonra da kendi kendine veya bir ustadan mahlas alarak konuyla ilgili şiirler söyler.
f. Sevda Yüzünden Âşık Olma
Yaşadığı çevrede sevdiği bir kıza âşık olan genç, çeşitli sebeplerden dolayı sevdiğine kavuşamaz. Bazen de sevdiği kız bir başkasına verilir veya kaçar. Bütün bu acılara dayanamayan genç, yaptırdığı veya satın aldığı bir saz eşliğinde konuyla ilgili şiirler söylemeye başlar.
g. Vatan Özlemi Yüzünden Âşık Olma
Vatan özlemi, gurbet, ayrılık ve hasret gibi kavramlar bir araya gelince, insan yüreğindekileri ya saz eşliğinde ya da sazsız olarak şiire döker. Zamanla kendisini geliştirir. Bir süre sonra kendi derdini bu parçalarda bulan halk, o şiirlerinin sahibini dinlemeye başlar. Bunun en güzel örneğini Avrupa’nın çeşitli ülkelerine giden vatandaşlarımız arasında yetişen âşıklardan oluşmaktadır. Bunlar içerisinde öne çıkanlar arasında Ozan Nihat, Ozan Fedaî, Ozan Şah Turna, vb. sayılabilir.
ğ. Millî Duyguların Etkisiyle Âşık Olma
Kore ve Kıbrıs Barış Harekâtı gibi savaşları yaşayanların anlattıkları, toplumun değişik kesimlerinden öne çıkan bir âşık tarafından saz eşliğinde söylenir. Bir süre sonra saz ve söz kabul görünce âşığa ve şiirlerine ilgi artar. Daha sonra da iletişim araçlarının yardımıyla âşık kendisini toplumun tüm kesimlerine tanıtır.
h. Kalıtım (Irsiyet) Yoluyla Âşık Olma
Aile içinde babanın saz çalıp şiir söylemesi çocuklarına da geçer. Örnek verecek olursak Gülistan Çobanlar, Murat Çobanoğlu’nun babasıdır. Çobanoğlu, âşıklığın esasını babasından öğrenmiştir. Bunu bir ölçüde normal karşılıyoruz. Her gün evde saz sesiyle yatan, saz sesiyle uyanan ve yanık parçalar dinleyen bir genç, baba mesleğine ilgi duyabilir. Ancak bunu bütün âşıklarımız için söylememiz mümkün değildir. Osmaniye ilinin Kadirli ilçesinin Azaplı köyünden Âşık Feymanî ve eşi Fatma Hanım şiir söylerler ve yazarlar; fakat çocuklarından hiçbirisinde bu özellik yoktur (Kaya 2007: 76-81).
ÂŞIKLARIN SINIFLANDIRILMASI
Bilimsel çalışmanın esası sistemli çalışma ve sistemli yazmadır. Bu sebeple bu konuda çalışanlar konuyu bilimsel olarak değerlendirmişler ve âşıkları çeşitli açılardan sınıflandırmışlardır. Biz burada bütün sınıflamaları değil, öne çıkan bazılarını vermekle yetineceğiz.
I. EĞİTİM DURUMLARINA GÖRE
Bu hususta ilk sınıflamayı Fuad Köprülü yapmış ve şairleri iki başlık altında toplamıştır:
a. Kalem şairleri: Saz çalamayıp, hazırlık olarak şiir söyleyen şairler.
b. Meydan şairleri: Halk toplantılarında doğaçlama olarak da şiirler tertip eden ve onları sazları ile çalıp söyleyen şairlerdir (Köprülü 1962: 18).
Biz de âşıkları eğitim durumlarına göre aşağıdaki şekilde sınıflandırmayı uygun bulduk:
a. Ümmî âşıklar: Genellikle öğrenim görmemişlerdir. Saz çalmasını bilenlerin yanında, çalamayanlar da vardır. Hazırlıksız olarak şiir söylerler. Şiirleri büyük ölçüde millî veznimiz hece vezniyledir: Âşık Veysel, Fehmi Gür, vb.
b. Okuma yazma bilen âşıklar: Bu âşıklar öğrenim görmüşlerdir, saz çalmasını bilirler. Şiirleri hece vezniyledir. Ayak (kafiye) konusunda, muamma hazırlama ve çözmede başarılıdırlar: Murat Çobanoğlu, Şeref Taşlıova, Yaşar Reyhanî, Hacı Karakılçık, vb.
c. Kalem şairleri: Saz çalmasını bilmezler, öğrenim görmüşlerdir, şiirleri büyük ölçüde hece vezniyledir: Halil Karabulut, Erzurumlu Ümmanî Can, vb.
II. YETİŞTİKLERİ ÇEVREYE GÖRE
Bu hususta Fuad Köprülü (1962: 173-177), Eflatun Cem Güney (1962: 256-258), Pertev Naili Boratav (1968: 343), İlhan Başgöz (1968: 9), Asım Bezirci (1993: 24-26), İhsan Ozanoğlu (1965: 7), Rauf Mutluay (1972: 39), Özgen Keskin (1983: 9), Mehmet Yardımcı (2004: 159) birbirine benzer sınıflamalar yapmışlardır. Bu sınıflandırmaları genelleyecek olursak, ortaya şöyle bir tablo çıkacaktır:
a. Şehir ortamında yetişen âşıklar: Âşık Ömer, Gevherî, Erzurumlu Emrah, Bayburtlu Zihnî, vb.
b. Köy ortamında yetişen âşıklar: Çıldırlı Âşık Şenlik, Ruhsatî, Minhaci, Meslekî, Noksanî, vb.
c. Göçebe ortamda yetişen âşıklar: Karaca Oğlan, Dadaloğlu.
d. Askerî ortamda yetişen âşıklar: Bahşî, Armutlu, Çırpanlı, Kul Çulha, Geda Muslu, Tamaşvarlı Âşık Hasan, Öksüz Dede, vb.
e. Din ve tasavvuf ortamında yetişen âşıklar: Hasan Dede, Ümmî Sinan, Kul Himmet, Kaygusuz Abdal, Pir Sultan Abdal, vb.
III. YETİŞTİKLERİ BÖLGELERE GÖRE ÂŞIKLAR
Batı Türkleri arasında XVI. yüzyıldan bu yana (Azerbaycan, Türkiye ve Balkanlar) âşıkların temsilcileri vardır. Bu üç coğrafyada âşık şiiri şekil ve içerik bakımından benzerlikler göstermektedir. Bununla beraber geçmişten günümüze âşıkların yoğun olarak yetiştikleri çevreler vardır.
DOĞU ANADOLU BÖLGESİ
Doğu Anadolu Bölgesi’nin Kars, Ardahan, Iğdır, Artvin, Ağrı (Tutak ve çevresi), Van (Erciş ve çevresi), Erzurum, Gümüşhane, Bayburt ve Erzincan illeri âşıklık geleneğinin geçmişten günümüze yoğun olarak yaşatıldığı coğrafyadır. Anadolu sahasının ilk âşığı Baykan (Bıkan) bu bölgede yetişmiştir. Bununla beraber XIX. yüzyıla kadar bölgede yetişen âşıklar hakkında fazla bir bilgimiz yoktur. Bu yüzyıldan itibaren ise bölgede çok sayıda âşık yetişmiştir. Âşıkların yetişmesindeki en büyük etken bölgenin 40 yıl boyunca (1878-1918) Rus işgaline uğraması, zor tabiat şartları, imkânsızlıklar ve geçim zorluklarıdır. Bölge âşıkları Çıldırlı Âşık Şenlik ve Narmanlı Sümmanî’yi kendilerine örnek alırlar. Bölgede yetişen âşıklar arasında Ardahan’dan Posoflu Müdamî, Posoflu Zülâlî, Çıldırlı Âşık Şenlik, Âşık Şeref Taşlıova; Kars’tan Arpaçaylı Gülistan Çobanlar, Murat Çobanoğlu, İlhamî Demir, Rüstem Alyansoğlu, Kağızmanlı Hıfzî, Kağızmanlı Cemal Hoca, Sarıkamışlı Mevlüt İhsanî; Ağrı’dan Tutaklı Gamgüder, Eleşkirtli Öksüz Ozan; Van’dan Ercişli Emrah, Ahmet Poyrazoğlu; Artvin’dan, Ardanuçlu Efkârî; Gümüşhane’den Kelkitli Kul Nuri; Bayburt’tan Celalî, Zihnî; Erzurum’dan Narmanlı Sümmanî, Nusret Torunî, Hüseyin Sümmanoğlu, Fuat Çerkezoğlu, Tortumlu Mustafa Ruhanî, Hasankaleli Yaşar Reyhanî, Şenkayalı Nuri Çırağî, Erol Erganî; Erzincan’dan Çayırlılı Davut Sularî, vb. sayılabilir.
İÇ ANADOLU BÖLGESİ
İç Anadolu Bölgesi’nde Sivas, Tokat, Çorum, Yozgat, Kırşehir, Kayseri, Niğde, Konya ve çevresi âşıkların yoğun olarak yaşadığı illerdir. Bölgede hem dinî-tasavvufî Türk halk şairlerinin, hem de saz şairlerinin yetiştiğini biliyoruz. Önder olarak seçilen âşıklar arasında Deliktaşlı Ruhsatî ve Develili Seyranî öne çıkmaktadır. Sivas’tan Âşık Veysel, Ruhsatî, Minhaci; Kayseri’den Erkiletli Âşık Hasan, Everekli (Develili) Seyranî, Âşık Gözübenli, Âşık Ali Çatak; Yozgat’tan Hüznî; Kırşehir’den Âşık Said, Niğde’den Âşık Tahirî, Kemalî Baba; Konya’dan Âşık Ömer, Âşık Şem’i, Âşık Mehmet Yakıcı, Mehmet Ataroğlu; Karaman’dan Gufranî, Kenzî, vb. bölgede yetişen âşıklardandır.
AKDENİZ BÖLGESİ (ÇUKUROVA)
Akdeniz Bölgesi sınırları içerisinde yer alan Adana, Osmaniye, Hatay, Mersin ve Kahramanmaraş illerinde çok sayıda âşık yetişmiştir. Bölge âşıkları kendilerine önder olarak Karaca Oğlan’ı seçmektedirler. Adana Kozan’dan Âşık Deli Hazım, Âşık İmamî, Feke’den Âşık Eyyübî, Âşık Hacı Karakılçık; Osmaniye Kadirli’den Abdulvahap Kocaman, Âşık Feymanî; Hatay’dan Âşık Gül Ahmet Yiğit; Kahramanmaraş Elbistan’dan Âşık Mahzunî Şerif bölge âşıklarından birkaçıdır.
KARADENİZ BÖLGESİ
Bölge sınırları içerisinde yer alan Çankırı, Kastamonu, Bolu, vb. illerimizde âşıklar yetişmiştir. Çankırı’dan Pinhanî; Kastamonu’dan Yorgansız Hakkı; Bolu’dan Dertli ve Figanî aklımıza gelen âşıklardan bazılarıdır.
MARMARA BÖLGESİ
Bölgedeki en önemli şehir İstanbul’dur. Osmanlı İmparatorluğu’na 467 yıl başkentlik yapan ilde, semaî kahvelerinin bulunduğu mekânlarda (Beşiktaş, Üsküdar) ve Tavukpazarı semtinde âşıkların çalıp çığırdıklarını biliyoruz. Fuad Köprülü’den öğrendiğimize göre; XIX. yüzyılda İstanbul Tavukpazarı semtinde âşıkların lonca teşkilatı vardı. Erzurumlu Emrah da bir süre bu teşkilatın başkanlığını yapmıştır.
Günümüzde Erzurum, Kars, Ardahan, Iğdır, Ağrı, Van ve Erzincan gibi illerimizden göç eden âşıklar, yoğun olarak Kocaeli, Bursa, İzmir ve İstanbul’a yerleşmiştir. Âşıklar, sanatlarını bu çevrede icra etmektedirler.
ÂŞIK FASILLARI
Umay Günay’ın, özellikle Doğu Anadolu Bölgesi âşıklık geleneğinde görülen bir âşık faslının düzenini verirken çizdiği tablo ilgi çekicidir. Bu fasıllarda her şey bir düzen çerçevesinde ve sırayla olmaktadır. Faslın hemen her safhasında karşılaşmalara yer verilir. Günay’ın sistemleştirdiği bu düzen şöyledir:
1. Hoşlama, merhabalaşma: Âşıkların dinleyicilere hoş geldiniz deyip onları selamladıkları bölümdür.
2. Hatırlatma, canlandırma: Eski usta âşıkların şiirlerinden örneklerin verilip, saygı gösterildiği bölüm olup burada karşılaşma yoktur.
3. Tekellüm: Faslın en önemli bölümüdür. Âşıkların güçlerini ve hünerlerini göstermeleri burada gerçekleşecektir.
Bölüm sekiz safhada gerçekleştirilir. Âşıklar bu bölümde kendilerini gösterme fırsatı bulurlar.
a. Açılış: En yaşlı âşığın veya ev sahibi konumundaki âşığın, dar olmayan bir ayakla deyişmeyi açmasıdır.
b. Öğütleme: Burada iki âşığın birbirine nasihat vererek yol göstermesi ve tecrübeleri aktarması yer alır.
c. Bağlama-muamma: Tekellümün bu en zor bölümünde âşıklar birbirlerinin çeşitli alanlardaki bilgilerini ölçerler. Genellikle dar ayaklar tercih edilir. Dinleyicilerin zevkle takip ettikleri bölümlerin başında gelir.
d. Sicilleme: Karşılaşmaya yer vermeyen bölümlerdendir.
e. Yalanlama: İnanılması güç yalanların söylendiği bir bölümdür.
f. Taşlama-takılma: Bölümde âşıklar; bir olayı, arkadaşlarını, hatta kendilerini eleştirip gerekirse taşlarlar.
g. Tüketmece veya daraltma: Buraya kadar birbirlerini yenemeyen âşıkların dar ayaklarla ve dudak değmezlerle birbirlerini zorladıkları bölümdür.
h. Uğurlama veya medhiye: Faslın sonunda, daha önce söyledikleri sözlerle birbirlerini inciten âşıkların, rahatlama amacıyla söyledikleri tam şiirlerdir (Günay 1993: 47-60)
ÂŞIK KOLLARI
Âşık kolu: Alanın uzmanlarından Doğan Kaya tarafından; “Çıraklık geleneği içinde, birbiri ardınca yetişen âşıklar tarafından, odak hüviyetindeki usta âşığa bağlılık duyarak, ona ait üslup, dil, ayak, ezgi, konu, hatıralar ve hikâyelerin devam ettirildiği mektep” (Kaya 2007: 92) diye tanımlanmaktadır.
Âşık kolunun en önemli vasfı usta-çırak ilişkisi arasındaki bağın devamını göstermesidir. Böylece hem eski ustalar hatırlanmakta, hem de onun hatıraları çırakları tarafından yaşatılmaktadır. Âşık kolu kavramı ilk defa Eflatun Cem Güney tarafından ortaya atılmıştır. Anadolu’da XIX. yüzyıldan bu yana görülmekte olan âşık koluna, Azerbaycan Türkleri arasında “mektep” denilmektedir: Gence Mektebi, Bakı Mektebi, Göyçe Mektebi, vb.
Âşık kolunun oluşabilmesi için bazı ölçütler vardır:
1. Odak hüviyetindeki usta âşığın dil ve üslubu
2. Şiirlerinde işlediği konular
3. Usta âşığın başında geçen ve hafızalardan silinmeyecek izler bırakan çeşitli olaylar
4. Usta âşığın karşılaşmaları
5. Usta âşığın tasnif ettiği hikâyeler
6. Usta âşığın kendisine ait ezgiler
7. Usta âşığa ait ayaklar (Kaya 2007: 93).
Türkiye’de âşık kolu olarak bilinen kollardan bugüne kadar tespit edilenler aşağıdadır:
ÂŞIK KOLLARI TABLOSU
ÂŞIKLAR BAYRAMI VE ÂŞIKLAR ŞÖLENİ
XVI. yüzyıldan bu yana pek çok âşık toplantısı yapılmıştır. Ancak elimizdeki bilgilerden bunun ilk örneklerini XIX. yüzyılda görmekteyiz. Bu toplantıları düzenleyenler arasında Ziya Paşa, Ahmet Kutsi Tecer ve Feyzi Halıcı dikkatimizi çekmektedir. Ancak âşıklar bayramının sistemli ve usulüne uygun olarak yapılması Cumhuriyet’ten sonradır.
1932 yılında Ahmet Kutsi Tecer’in öncülüğünde I. Sivas Halk Şairleri Bayramı yapılır. Bayrama, 14 âşık katılır, bunlardan birisi de Âşık Veysel’dir (Tecer 1932: 3-4).
27 Şubat-5 Mart 1938 tarihleri arasında, o yıllarda Gümüşhane’ye bağlı bir ilçe olan Bayburt ilimizde Mahmut Kemal Yanbeğ’in öncülüğünde Bayburt Saz Şairleri Haftası düzenlenir. Bayrama dönemin valisi ve diğer üst düzey yöneticiler ve halk büyük ilgili gösterirler (Yanbeğ 1963: 1072-1074).
30 Ekim 1964 tarihinde yapılan II. Sivas Halk Şairleri Bayramı’na, ülkemizin değişik bölgelerinden 10 âşık katılır (Aslanoğlu 1965: 20).
07-09 Ekim 1966 tarihleri arasında Feyzi Halıcı’nın önderliğinde Konya’da düzenlenen Âşıklar Bayramı’na 16 âşık katılır. Bunlar arasında Ali İzzet Özkan, Murat Çobanoğlu, Davut Sularî, Dursun Cevlanî, Âşık Efkârî, Âşık Hasretî, Hüseyin Çırakman, Posoflu Müdamî, Sefil Selimî, Âşık Selmanî, Şemsi Yastıman ve Abdulvahap Kocaman dikkatimizi çeken adlardandır (Kaya 2007: 106).
XX. yüzyıl âşık edebiyatının oluşmasında Konya Âşıklar Bayramı’nın etkisi büyüktür. Bugün bir kısmı vefat etmiş olan (Abdulvahap Kocaman, Murat Çobanoğlu, Sefil Selimî, Halil Karabulut, Âşık Hasretî) ve bir kısmı yaşayan âşıklar (Şeref Taşlıova, Âşık Feymanî, Hacı Karakılçık, vb.) kendilerinin yetişmesinde ve tanınmasında Konya Âşıklar Bayramı’nın payını hemen hemen her ortamda dile getirmişlerdir.
Konya Âşıklar Bayramı bir dönem Selçuk Üniversitesi tarafından düzenlenmiş, daha sonra tekrar Konya Kültür ve Turizm Derneği ve Konya Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na devredilmiştir. Son 10 yılda ise çeşitli sebeplerden dolayı, âşıklar bayramı düzenli olarak yapılamamaktadır.
Bu arada günümüz âşıklarına ve şiirlerine değer veren, onları maddi ve manevi bakımından destekleyen birkaç belediyemizi de anmak isteriz. Bunların başında Tarsus Belediyesi gelmektedir. Karaca Oğlan Şelale Şiir Akşamları Âşıklar Bayramı başlangıçta ulusal düzeyde iken daha sonra uluslararası bir boyut kazanmıştır.
Bursa Yıldırım Belediyesi son beş yıldır temmuz ayının ilk haftasında yaptığı bayramı geleneksel hâle getirmiştir. Başlangıçta ulusal boyutta olan bu bayram da daha sonra uluslararası bir hüviyete bürünmüştür.
Kars Belediyesi Murat Çobanoğlu’nun anısına düzenlediği âşıklar bayramını geleneksel hâle getirmiştir. Her yıl nisan-mayıs aylarında düzenlenen âşıklar bayramına Türkiye’nin dört bir yanından gelen yüzlerce âşık katılmakta ve çeşitli dallarda yarışmaktadırlar.
Osmaniye Belediyesi Âşık Feymanî adına düzenlediği Osmaniye Âşıklar Bayramı’nı son beş yıldır aralıksız olarak sürdürmektedir.
Eskişehir Odunpazarı Belediye Başkanlığı ise son üç yıldan bu yana yine âşıklar bayramı düzenlemektedir.
Âşıklar bayramı zaman zaman il, ilçe, belde yöneticileri ve belediyeler tarafından yapılmaktadır. Ancak bunlar daha çok kültürel etkinlikler çerçevesinde düzenlenmektedir.
Âşıklar Şöleni: Zaman zaman “âşıklar bayramı” yerine “âşıklar şöleni” kavramı kullanılmıştır. Âşıklar şöleni, 1971 yılında Türkiye Gazeteciler Sendikası, 1974’te Tarla Ozanlar Birliği, 2001-2002 yıllarında Eminönü Belediyesi ve Halk Ozanları Kültür ve Dayanışma Derneği tarafından organize edilmiştir. Şölene Türkiye’nin değişik bölgelerinden onlarca âşık katılmıştır.
Atatürk Üniversitesi tarafından 1976-1980 yılları arasında düzenlenen âşıklar şölenine ise Türkiye’nin dört bir tarafından onlarca âşık iştirak etmiştir.
ÂŞIK ŞİİRİYLE İLGİLİ BAZI SORUNLAR
Âşık şiirinin belirli sorunları vardır. Bilim adamları, bu sorunlara çeşitli dönemlerde ele almışlarsa da henüz kalıcı bir sonuç alınamamıştır. Biz burada sorunlar ana hatlarıyla değerlendireceğiz.
MAHLASLARLA İLGİLİ SORUNLAR
Âşıklar çıraklık ve kalfalık döneminden sonra, ustalığı hak ettiklerinde mecliste bulunan âşıklardan veya saz şiirini bilen birisi onlara mahlas verir. Mahlas verilirken, âşığın gelecekteki tapşırmalarında kendisini zora sokmayacak bir adın seçilmesine dikkat edilir. Mahlas seçilirken ya verilen ada, “nisbet i”si eklenir, ya da kul, pir, şah, abdal, sefil, noksanî vb. sıfatlarıyla birlikte kullanılır.
Âşık şiirindeki en önemli sorunlardan birisi de âşıkların mahlaslarının aynı olmasıdır. Bugün birden fazla Karaca Oğlan, birden fazla Emrah, Zihnî, Öksüz Ozan, İmamoğlu mahlaslı âşık vardır. Yıllar sonra âşık edebiyatı araştırıcıları, ortak mahlaslı şiirlerin kime ait olduğunu tespitte zorlanacaklardır. Bu karışıklık Karaca Oğlan’da, Emrah’ta, Zihnî’de, Seyranî’de kendisini göstermiş ve araştırıcılar şiirlerin ayrımında birçok zorlukla karşılaşmışlardır. Günümüzde Ağrılı Öksüz Ozan ile Kahramanmaraşlı Öksüz Ozan ve Silifkeli İmamoğlu ile Tokatlı İmamoğlu’nun şiirleri yayımlanmazsa, gelecekte aynı sorunları Öksüz Ozanlar ve İmamoğluları için de yaşayacağımız kesindir.
TÜR VE ŞEKİL SORUNU
Halk şiirinde şekil ve tür hakkında Fuad Köprülü’den, M. Öcal Oğuz’a uzanan çizgide pek çok araştırıcı görüşlerini belirtmişlerdir. Bu görüşler, ana hatlarıyla şöyledir:
Fuad Köprülü: “Halk şairlerinin mâni, koşma, türkü, türkmani varsağı ilh... gibi nevilerin arasındaki fark kısmen şekillerine ve daha ziyade mahiyet-i musikiyelerine yani bestelerine aittir.” (Dizdaroğlu 1969: 46). Aynı görüş Köprülü’nün Edebiyat Araştırmaları (Köprülü 1966: 183) ve Türk Saz Şairleri (Köprülü 1962: 33) adlı kitaplarında da yer almaktadır.
Hikmet İlaydın: “Halk edebiyatının tür adları aynı zamanda şekil adı olarak kullanıla gelmiştir... Halk edebiyatının türleri, nazım şekilleriyle değil, konularıyla veya konuyu ele alışlarıyla (eda’larıyla) bir de besteleriyle ayırt edilir.” (İlaydın 1951: 73).
Ahmet Talat Onay: “Halk şiirlerini tetkik ederken yalnız eşkal ve enva’ı yani bu şiirlerin şekil ve mevzua (konuya) göre arz ettikleri tenevvuatı (çeşitliliği) değil, aynı zamanda teganniyi (ezgiyi) de nazardan (gözden) uzaklaştırmamak lazım.” (Onay/Kurnaz 1996: 3).
Hikmet Dizdaroğlu: Şekil için, “koşuğun dize sayısı, bunların kümelenişi ve uyak düzeni bakımından gösterdiği özelliktir.”(Dizdaroğlu 1976: 230) der. Tür için de “nitelik bakımından andırışları olan, ama alt dallarında çeşitlemeleri görülen yazın ürünüdür.”(Dizdaroğlu 1976: 231) şeklinde açıklama yapmaktadır. Ardından da halk şiiri türlerini şekil yönünden, mâni ve koşma tipi olarak iki kısımda değerlendirmeyi teklif eder. Aynı yazarın konu ile ilgili görüşleri Türk Folklor Araştırmaları’ndaki makalesi (Dizdaroğlu 1970: 5001) ve Halk Şiirinde Türler (Dizdaroğlu 1969: 45-50) adlı kitabında da yer almaktadır.
Umay Günay: “Âşık tarzı şiirler tür yönünden incelendiği zaman anonim halk şiiri türleri gibi büyük ölçüde mâni ve koşma ana türleri ve bu türlerin çeşitli kombinasyonlarına dayalı değişik türlerin yaygın olduğu görülmektedir. Hece vezni ile söylenen mâni (düz mâni, kesik mâni), koşma (düz koşma, yedekli koşma, musammat koşma, ayaklı koşma, zincirbent ayaklı koşma, zincirleme) bu iki ana tipin değişik tertiplerine dayalı varsağı, semaî, destan, âşık tarzı şiirde kullanıla gelen türleridir.” (Günay 1986: 26).
M. Öcal Oğuz: Oğuz, konu ile ilgili olarak sunduğu bir bildirisinde halk şiirindeki tür ve şekil meselesini çeşitli yönleriyle ortaya koyduktan sonra, değerlendirmesini beş başlık altında sunmuştur:
1. Hece sayısına göre ‘şekil’ belirlemek doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü getirilen her kuralın mutlaka istisnası bulunmaktadır.
2. Halk şiirlerinde ‘şekil’ kafiye örgüsü ve hacim de aranmalıdır. Âşık edebiyatında kullanılan ‘aruzlu şekiller’in bu değerlendirmelerin dışında olduğunu bu vesileyle belirtelim.
3. Halk şiirlerinde hece sayısı ile makam arasında bir ilişki vardır. Makamlardaki ses dizisi ile şiirin hece sayısı birbiriyle bağlantılıdır. Aydınlarımız arasında ‘parmak hesabı’ olarak bilinen hece vezninin âşıklar tarafından kolayca ve irticalen ortaya konulmasını geleneğin temsilcileri, makamların nota değerlerine bağlamaktadırlar.
4. Halk şiirlerinde konu ile ezgi arasında kuvvetli bir bağ vardır: Bir ‘methiye’ ile bir ‘ağıt’ın bir ’koçaklama’ ile ‘ninni’nin ezgisinin aynı olması mümkün değildir.
5. Türler, konularına ve ezgilerine bakılarak adlandırılmalıdır. Tek başına konu, türü belirleyebileceği gibi konuyu da belirleyici bir özelliğe kavuşmuş ezgiler de tür adı olarak kabul edilebilir (Oğuz 1993: 16).
Mehmet Yardımcı: “Bizce, mâni biçimi ve koşma biçimi şimdilik üzerinde anlaşılabilen iki biçim olarak kalmalı, türler üzerinde titiz bir araştırma yapılmalıdır. Nazım biçimlerinin konu, ezgi ve ahenk bakımından adlandırılması nazım türlerini ortaya çıkarır.” (Yardımcı 2002: 319).
Yukarıdaki alıntılardan anlaşılacağı üzere, âşık şiirinin belki de en önemli sorunlarının başında tür ve şekil ayrımı gelmektedir. Araştırıcıların görüşlerini de göz önüne aldığımızda; şeklin şiirin dış yapısını, türün ise iç yapısını oluşturduğunu söyleyebiliriz.
AHENK UNSURLARIYLA İLGİLİ SORUNLAR
Şiirde ahengi sağlayan başlıca unsurlar şunlardır: Kafiye (uyak) ayak, redif, durak.
Kafiye, bir şiirin genellikle mısra sonlarında yer alan, anlamları farklı, sesçe aynı olan kelimelerinin oluşturduğu ahenktir. Ayrıca şiirin dördüncü mısralarının sonundaki kafiyeye de ayak adı verilir. Bu, bazen ilk dörtlüğün ikinci mısraını da içine alır. Âşık karşılaşmalarında şiire başlayacak ilk âşığın kafiyeli sözlere de ayak denildiğini hatırlanmalıdır.
Kafiyeyi ortak seslerin sayılarına göre; yarım, tam, zengin ve tunç kafiye olarak sınıflandırırız. Anlamları ayrı olmakla birlikte benzer seslere sahip olan kelimeler ise cinaslı kafiyeyi oluşturur.
Seher vakti çaldım yârin kapısın
Baktım yârin kapıları sürmeli
Boş bulmadım otağının yapısın
Çıkageldi bir gözleri sürmeli (Kaya 2003: 68).
Ayrıca, çıkış yerleri birbirine yakın olan seslerin (ç-ş, n-l-r, z-s) oluşturduğu kafiyeye de çeyrek kafiye adı verilir.
Alnımda çizgiler dökülmüş saçlar
Birer birer gitmiş misafir dişler
Nüfus kâğıdımda birikmiş yaşlar
Geçmiş yıllar beni çok değiştirmiş (Alptekin 1991: 61).
Kafiyeyi oluşturan sesleri içine alan kelimelerin azlık-çokluk durumlarına göre de ayrı bir sınıflama yapılır: Kapanık ayak, dar ayak, geniş ayak.
Genellikle âşıklar saz eşliğinde şiirleri oluştururken veya bir âşıkla atışırken kafiye konusunda yeterli özeni gösteremez ve ortaya farklı bir dörtlük çıkar. Aşağıdaki dörtlüğün 2 ve 4. mısralarında yer alan ortak söyleyişlerin önünde kafiye oluşturacak ses benzerliği olmadığı için bu iki mısra kafiyesizdir. Bu duruma Kaya sözde redif adını vermektedir (Kaya 2003: 70).
Şiirlerde, kafiyeden sonra gelen ek, ek ve kelime, kelime ve kelime gruplarından oluşan ses benzerliklerine redif denilir. Şiirde redifin yer alması şart değildir. Ayrıca kafiye olmadan rediften de söz edilemez.
Öğretmene saygım sonsuz
Okul bilim yuvasıdır
Kitap arada vasıta
Mektep bilim yuvasıdır” (Alptekin 1991: 65).
Durak, hece ölçüsüyle yazılmış şiirlerin belirli yerlerinde bölümlenmesine verilen addır. Genellikle 8 hecelerde 4+4 ve 5+3; 11 hecelilerde 6+5 ve 4+4+3 şeklinde görülür.
Âşık şiirinde bazen klasik yapının dışında kafiyelerle de karşılaşmaktayız. Bunların başında çift kafiye gelmektedir. Tokatlı Gedaî, İzzetî, Kusurî, Hüznî, Yesarî Âşık Ömer, Erzurumlu Emrah, Serdarî, Hicranî, Feymanî, Sefil Selimî ve İsmeti bu türün örneklerini veren âşıklardan bazılarıdır.
“O kalem kaşların inci dişlerin
O mine döşlerin yâr cümbüşlerin
O sırma saçların nim bakışların
Eyledi Hüznî’yi divane dilber” (Oğuz 1988: 161).
Bazen çift kafiye sadece dörtlüğün son mısralarında görülmektedir:
Ahu gözlüm tut elimden
Vazgeçmeden emelimden
Aşkın beni temelimden
Yakmadan gel yıkmadan gel
***
“Feymanî’yem kaçma benden
Usanmadı gönül senden
Ecel tatlı canı tenden
Çekmeden gel çıkmadan gel” (Feymanî 1989: 18).
Bazen de üç kafiyeli şiirlerle karşılaşmaktayız. Yozgatlı Hüznî, Âşık Yaşar Reyhanî, Âşık İsmetî, Âşık Murat Çobanoğlu, Âşık Şeref Taşlıova ve Âşık Tanrıkulu’nun bu şekle örnek teşkil edebilecek şiirleri vardır.
“Bir sofraya el uzattık beraber
Bardak kurur kız dertlenir hâl söyler
Bir yılda çadır kurdum dostumla
Çardak kurur düz dertlenir el söyler” (Yardımcı 2003 40).
Fazla olmamakla birlikte dört kafiyeli şiirlerin örneklerine de rastlanılmaktadır:
“Hurufat usulü tekellüm açak
As’ta es’te is’te us’ta mânâ var
Kelamdan dür dökek cevahir açak
Pas’ta pes’te pis’te pus’ta mânâ var” (Yardımcı 2003: 41).
SÖZLÜ KAYNAKLARDAN GELEN ŞİİRLERLE İLGİLİ SORUNLAR
Âşık şiirinin en önemli kaynaklarından birisi hiç şüphesiz sözlü kaynaklardan yapılan derlemelerdir. Acaba her tapşırma dörtlüğünde (âşığın mahlasını kullandığı dörtlük) Karaca Oğlan veya Dadaloğlu adı geçen şiirleri bu âşıklara mı mal edeceğiz? Bu soruya cevabımız elbette “Hayır” olacaktır. Bugün Saadettin Nüzhet Ergun’un Karaca Oğlan kitabındaki onlarca şiir âşığımızın tapşırmasıyla verildiği için, biz bunları gerçek Karaca Oğlan’ın olarak bilmeye devam etmekteyiz.
DİL VE ÜSLUP İLE İLGİLİ SORUNLAR
Âşık edebiyatının en önemli sorunlarından biri de şiirlerin dili ve üslubuyla ilgilidir. Sahibinin ağzından dinlemediğimiz, yazıya geçirmediğimiz bir şirinin dilini ve üslubunu nasıl tespit edebiliriz? Bugün Karaca Oğlan’ın, Dadaloğlu’nun, Erzurumlu Emrah’ın, Bayburtlu Zihnî’nin, Çıldırlı Âşık Şenlik’in, Sümmanî’nin dili ve üslubu hakkında yazılan her yazının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğine inanıyoruz. Çünkü sözünü ettiğimiz âşıkların şiirlerinin dil ve üslubu, aslında derleme yapılan kaynak kişiye veya cöngü yazıya geçiren kişiye / kâtibe aittir. Bu sebeple XX. yüzyıl âşıklarının dışında kalan bütün âşıkların şiirlerinin dil ve üslubu onu söyleyene veya yazıya aktaran aittir. Çünkü yukarıda belirttiğimiz gibi, şiirin aslına ulaşmamız söz konusu olamamıştır.
KİTAP, KASET VE CD İLE İLGİLİ SORUNLAR
Günümüz âşık şiirinin problemlerinden birisi de âşıkların kitabını, kasetini ve CD’sini hazırlayanlarla ilgilidir. Son zamanlarda en kolay hazırlanan kitaplardan birisi yaşayan âşıklarla ilgili olanlardır. Çünkü âşık yaşıyor, şiiri elin altında. Hazırlayıcısı ne yapacak? Âşığımız tarafından yazılmış olan hayatı ve şiirleri bir araya getirecek ve buna bilimsellik verecektir. Piyasadaki pek çok kitapta bu özelliği görebiliriz. Bütün bu emekler bir matbaacının dikkatsizliği yüzünden yok olacaktır. Bunun en güzel örneği Windows 95 programında yazılan yazının, macintosh programına çevrildiği sırada bazı seslerin (â, î, û) düşmesidir. Böylece “Âşık Murat Çobanoğlu”, “şık Murat Çobanoğlu”, “Mehmet Âkif” de “Mehmet kif” olarak karşımıza çıkmaktadır.
Âşıklarımızın şiirlerini yayınlayanların bir metin birliği sağlayamadıkları görülmektedir. Bazı araştırıcılar, ağız özelliği taşıyan ve hece ölçüsünü bozacak, durak sistemini yaralayacak kelimeleri Türkiye Türkçesine çevirerek yazmaktadırlar. Ancak âşıkların şiirlerini nasıl bir dille yazmalıyız? Ne yazık ki bu konuda araştırıcılar arasında bir birlik sağlanamamıştır. Ülke okuyucusunun ağız özelliklerini, yerel kelimeleri anlamakta güçlük çekebileceğini ileri sürenler, şiirlerin ağız özelliğinden az da olsa uzaklaştırılması görüşündedirler. Bazı araştırıcılar ise Ercişli Emrah’ı, Karaca Oğlan’ı yaşadıkları yüzyılın ağzıyla yayımlamaktan yana tavır koymaktadırlar. Bu konu, alanın en önemli sorunlarını başında gelmektedir.
KURUMSALLAŞMA İLE İLGİLİ SORUNLAR
Günümüz âşıklarının bir başka sorunu da kurumsallaşmayla ilgilidir. Ne yazık ki âşıklar arasında bir dayanışma yoktur. Birbirlerini çok acımasız şekilde eleştirmektedirler, birbirlerini taşlarken taşlamadan çok öteye gitmekte, âdeta haşlamaktadırlar. Bugün sayısı 500 civarında olan bu âşıklara bazı belediye başkanlarımız, valilerimiz ve kaymakamlarımız sahip çıkmaktadır. Ancak âşıkların kendi aralarındaki çekişmeler, kıskançlıklar onları ve sanatlarını zor duruma sokmaktadır. Bu sebepten ne yapıp yapıp daha önceki yüzyıllarda olduğu gibi, âşıkların bir çatının altında toplanması gerektiğini düşünüyoruz.
ÂŞIK ŞİİRİ İNCELEME YÖNTEMLERİ
Âşık şiiri üzerinde çalışanların halk bilimi inceleme yöntemlerine başvurduklarını söylememiz mümkün değildir. Fuad Köprülü’den bu yana konuyu ele alanlar şiirlerin incelenmesinden daha çok işin edebiyat tarihi tarafıyla uğraşmışlardır. Âşıklar üzerinde yapılan akademik çalışmalarda ise (İlhan Başgöz, Muhan Bali, Ensar Aslan, Hayrettin Rayman, İsmail Görkem, Doğan Kaya, vb.) daha çok üzerinde durulan âşığın halk hikâyeciliği yönü değerlendirilmiştir.
İlhan Başgöz, Şükrü Elçin, Saim Sakaoğlu gibi araştırıcılar ise âşıkların hayatlarıyla beraber şiirlerini de incelemişlerdir. Bütün bu incelemelerde şiirler iki yönüyle değerlendirilmiştir:
Şiirin dış yapı özellikleri: Burada üzerinde durulan âşığın şiirinin şekil yapısı ve ahenk unsurları etraflı bir şekilde değerlendirilmiştir. Bu kısımda şiirler hece yapılarına göre, 7, 8, 11, 14, 15’liler kendi arasında kafiye seslerine göre sıralanmaktadır. Bu sıralama aynı zamanda şiirlerin kafiye yapısının da ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Bütün bunların sonunda; yarım, tam, zengin, tunç ve cinaslı kafiye adlarıyla bildiğimiz kafiyeler oluşacaktır.
Bu bölümde hece vezniyle olan şiirlerin durakları, aruzla olanların da vezinleri ortaya çıkarılmaktadır.
Şiirin iç yapı özellikleri: Burada, üzerinde durulan şiirler öncelikle konularına göre (güzelleme, koçaklama, taşlama) değerlendirilmektedir. Bu kısımda ayrıca şiirlerde görülen söz sanatlarından örnekler verilmektedir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, şiir iç yapısı açısından, güzelleme, koçaklama, taşlama, ağıt dallarından birisiyle yazılmıştır. Yine âşıklarımız farkına varmadan söz sanatlarından teşbih, istiare, tevriye, tenasüp,, tezat, vb. sanatlarından da bolca örneği verebilmektedirler.
Âşık edebiyatı üzerine yapılan çalışmalarda yöntemlerden uzak kalmanın sebebini Öcal Oğuz şöyle açıklamaktadır: “…âşık edebiyatı üzerine yapılan çalışmalar, ‘belge’, ‘biyografi’, ‘tarih’ ‘yazıcılığı’ ve ‘edebiyat tarihçiliği’ yaklaşımlarının yarattığı sorunlardan arınarak kendi yöntembilimini geliştirememektedir.” (Oğuz 2010: 6).
Âşık edebiyatının halk hikâyesi ve şiir olmak üzere iki ana ürünü vardır. Yapılan çalışmalardan belli bir yönteme dayananlar daha çok halk hikâyeleriyle ilgili olanlardır. Bu çalışmalar Tarihî-Coğrafî Fin Yöntemi, Yapısal Yöntem, Performans Yöntemi, vb. kapsamında hazırlanmıştır. Âşık şiiriyle ilgili çalışmalar ise daha çok metnin şekil ve içerik özelliklerinin incelemesine veya eş metinlerin karşılaştırılmasına dayanmaktadır.
Âşık tarzı şiir, mevcut yöntemlerden performans yöntemi kapsamında incelenebilir. Performans (icra / gösterim) yönteminin üç ayağı vardır: Anlatıcı, dinleyici ve metin. Eğer âşık saz çalmayı biliyorsa, bunlara müziği de eklemek gerekir. Bu yöntem kapsamında herhangi bir şiiri inceleyebilmek için, âşığın şiirini söylediği ortamda bulunmak ve katılımlı gözlem yapmak gerekir. Bu bağlamda âşık ve âşığın şiirini söylediği mecliste hazır bulunan dinleyici ortamı gözlemlenmeli ve âşığın okuduğu şiirler kaydedilmelidir. Bu arada âşığın şiirlerini okurken takındığı tavırlar ve ruh hâli de belirlenmelidir. Dinleyicilerin âşığın şiirine verdikleri tepkileri (fiziksel/ruhsal) de kayıt altına almak gerekir.
Âşığın söylediği şiirleri yazıya aktardıktan sonra performans yöntemin üçüncü ayağını oluşturan metnin incelenmesine geçilebilir. Metin bu bağlamda dilbilimsel özellikleri (imge [“bir kelimenin ya da kelimeler topluluğunun, sözlük anlamının dışında, ötesinde, sözcüğün belirtme, gösterme ve adlandırma özelliğine/gücüne ‘çağrışımı’ da ekleyerek kullanma marifetidir” (Karataş 2004: 228-229) ], metafor [“Aralarında uzak yakın ilgi (benzerlik, işlev ilgisi, yakınlığı) bulunan iki şey arasında bir benzetme yoluyla ilişki kurarak birinin adını ötekine aktarma eğilimi sonucunda oluşan dil olayı” (Aksan 1999: 27); eğretileme; deyim aktarması], metonimi [“bir kavramın doğrudan doğruya onu gösteren göstergeyle değil, ilgili, bağlantılı olduğu bir başka göstergeyle dile getirilmesi” (Aksan 1999: 144); ad aktarması], kavram karşıtlığı [tezat], benzetme, kişileştirme, sapma [Şiir dilinde herhangi bir olgunun alışılmışın dışında kullanımıyla oluşan ifade tarzı (İçel 2010: 118) ], yineleme [Şiirde seslerin veya kelimelerin belli aralıklarla tekrarlanması (İçel 2010: 129) ], vb.) bakımından incelenmelidir. Bunun yanı sıra metnin tema bakımından incelenmesi, çalışmayı bir bütünlüğe ulaştıracaktır.
Metnin dil özellikleri kapsamında kelime kadrosu da incelenebilir. Bir şiirde ortalama kaç kelimenin yer aldığı, bunların ne kadarın Türkçe, ne kadarının Arapça veya Farsça olduğu herhangi bir âşığın bütün şiirlerinde araştırıldığında bu bakımdan istatistiksel bir sonuca ulaşılabilir. Zaman içerisinde farklı âşıkların şiirlerinin incelenmesi, âşık şiirinin kelime kadrosunun sınırlarını belirlemede yararlı olacaktır.
Âşık tarzı şiir, yine günümüze kadar yapılamamış olmakla birlikte işlevsel çözümleme yöntemiyle de incelenebilir. William Bascom, folklorun işlevlerini şu şekilde belirlemiştir: “1. Hoş vakit geçirme, eğlenme ve eğlendirme işlevi, 2. Değerlere, toplum kurumlarına ve törelere destek verme, 3. Eğitim ve kültürün gelecek kuşaklara aktarılarak eğitilmesi işlevi, 4. Toplumsal ve kişisel baskılardan kurtulmak için bir kaçıp kurtulma mekanizması.” (Çobanoğlu 2005: 235-236). Âşık şiiri genel anlamda bu dört işleve de sahiptir. Çeşitli âşıkların birbirinden farklı şiirleri bu bağlamda incelenirse, âşık tarzı şiirin işlev bakımından genel bir çerçevesi çizilmiş olacaktır.
XII. YÜZYILDAN XVI. YÜZYILIN SONUNA KADAR ÂŞIK ŞİİRİ VE ÖNEMLİ TEMSİLCİLERİ
XII, XIII ve XV. yüzyılların âşık şiirinin temsilcileri yoktur. Bununla beraber sözü edilen yüzyıllarda dinî ve tasavvufi halk şiiri sahasında öne çıkan ve hece vezniyle de şiir söyleyen /yazan bazı temsilcileri burada değerlendirilecektir. Bu sebepten konunun daha açık olarak görülebilmesi için her yüzyıl bağımsız olarak ele alınacaktır.
XII. YÜZYIL ÂŞIKLARI VE ÖZELLİKLERİ
XII. yüzyılda tasavvufî Türk halk edebiyatının en önemli temsilcisi Hoca Ahmed Yesevî’dir. Gerçek hayatından daha çok menkıbevi hayatıyla tanıdığımız Hoca Ahmed Yesevî bugünkü Kazakistan’ın Sayram beldesinde doğmuş, daha sonra Yesi’ye göçmüş, 63 yaşında çilehanesine girmiş ve 127 yaşında vefat etmiştir. “Hikmet” adı verilen şiirleri Divan-ı Hikmet adlı eserde toplanmıştır. Bugün elimizde bulunan şiirlerin Hoca Ahmed Yesevî’den daha çok mürit veya müridelere ait olduğu sanılmaktadır. Divan-ı Hikmet adlı eserin hem Orta Asya’da hem de Türkiye’de pek çok yazması vardır. Elde bulunan şiirler hem hece hem de aruz vezinleriyledir.
Şimdiki bilgilerimize göre bu yüzyılda bir ozan (âşık) tespit edilememiştir.
XIII. YÜZYIL ÂŞIKLARI VE ÖZELLİKLERİ
Bu yüzyılda divan şiiri tarzında eser veren şairleri görüyoruz. Bunlar arasında Farsça olarak yazan Mevlâna Celâleddin-i Rûmî, Türkçe yazan Sultan Veled, Şeyyad Hamza, Hoca Dehhânî ve Ahmed Fakih’i sayabiliriz.
XIII. yüzyılda tasavvufi Türk halk edebiyatının en önemli temsilcisi Yunus Emre’dir. Sade dili ve ifade tarzıyla döneminden günümüze toplumun her kesimini etkilemiştir. Bu etkileme bütün Türkiye için geçerlidir. Nitekim Karaman, Aksaray, Eskişehir, Manisa, Bolu, Bursa, Erzurum gibi iller, Yunus’a ev sahipliği yapmada yarışmaktadırlar. Sadece Türkiye değil aynı zamanda Türk dünyası da onun şiirlerini okumakta ve onun dörtlüklerini ezberlemektedir. Bu arada âşık edebiyatında karşılaştığımız mahlaslar sorunu Yunus Emre için de geçerlidir. Yunus’un şiirlerinde işlediği insan sevgisi, bir olma düşüncesi, incinsen de incinmeme arzusu günümüzde de aradığımız hasletler arasındadır.
Bu yüzyılda da ozan olarak bilinen âşıklar vardı; ancak bunlar zamanında kayıt altına alınamadığı ve sözlü kültürde yaşatıldığı için unutulup gitmiştir.
XIV. YÜZYIL ÂŞIKLARI VE ÖZELLİKLERİ
XIV. yüzyılda, divan şiiri alanında önemli temsilciler vardır. Bunlar arasında Âşık Paşa, Ahmedi Dâî, Kadı Burhaneddin, Nesîmî, Gülşehrî, vb. sayılabilir.
Tasavvufi Türk halk edebiyatının önemli temsilcileri ise Sait Emre, Kaygusuz Abdal, vb.’leridir.
XIV. yüzyılda Anadolu sahasının ilk âşığını tespit edebiliyoruz. Baykan (Bıkan) adlı âşığın bu yüzyılda yaşadığını, M. Fahrettin Çelik (Kırzıoğlu)’ten öğreniyoruz. Elimizde bir şiiri bulunan Baykan’ın doğum ve ölüm tarihi hakkında bilgimiz yoktur. Bununla beraber Kars’a önceden gelen Türklerden olması ihtimalini de göz ardı etmememiz gerekmektedir. sekiz dörtlükten oluşan Dâsıtân-ı Sukût-ı Kars adlı şiir, elimizdeki en eski ve tam şiirdir (Çelik [Kırzıoğlu] 1937:25-27).
Destan şeklinde söylenmiş olan şiirde Timur’un Kars’ı işgal etmesi ve onun bölge halkına yaptığı eziyetler işlenmiştir. Metinden anlaşıldığına göre şiirin dili; Eski Anadolu Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi ve bölgenin ağız özeliklerini yansıtmaktadır.
Âşık şiirinin Anadolu sahasındaki ilk örneği olması açısından bu destanı aşağıya alıyoruz:
DÂSİTÂN-I SUKUT-I KARS
Bu yıl kıştan keçip bizim yazımuz
Çağır bülbül güle yetmez nazımuz
Düşüb can kaydına itdük özimüz
Çü Kars ögin alıp Kağan-ı Tatar
Olar kûsa vurur haçan sûr çalar
Kopar yevm-i kıyâm yüreğ(i)miz çalar
Yol dikerler şehrin içre geçerler
Han buyurub: Hamı kes oh daş atar
Kalama bedene olar daş vurur
Zafer bulmaz kapug ögnünde durur
Laçın yuvasına ilanlar yörür
Bala âvazesi semânı tutar
Çok iltimas kıldı Han’a o Aksag
Kalagnızı teslim eylen der yoksag
Ulugnuz kırılır kiçigniz tutsag
Olur leşkarıma derim şehri çatar
Kalana güvenib reddeyledi han
Dedük yurt uğruna feda baş ü can
Bu haber mel’ûna yetdügni zaman
Leşkarnı yurlattı kapugna batar
Terkinde aşdılar kala kapusın
Zulumkârlar yıhdı (yahdı) şehrin yapısın
Batırdılar saray eyvan napusın
Tikili taş yohdu tofrağa katar
Zulumda tay olmaz Firavn ü Cengiz
Ahsağ’a topluyub bir derya dengiz
Misal bedkâr leşkarla gena Cengiz
Hayıf imaratnı çağanı satar
İşimiz kalıbdı uca Tangrı’ya
Baykan (Bıkan) eydür: Günüm yetdi songrıya
Devrüsünde yatırdılar kangrıya
Zalım Tatar hamı fidanı çatar (Sakaoğlu 1989: 111-112).
XV. YÜZYIL ÂŞIKLARI VE ÖZELLİKLERİ
XV. yüzyılda divan şiirinin önemli temsilcileriyle karşılaşıyoruz. Bunlar arasında Ahmed Paşa, Necâtî, Atâî, Mesîhî, Hamdullah Hamdî, Süleyman Çelebi, Hümâmî, vb.’yi sayabiliriz. Divan şairlerinin adlarından da anlaşılacağı üzere bunlar bir ölçüde divan şiirinin güçlenmesine ve XVI, XVII ve XVIII. yüzyılın divan şairlerinin yetişmesine zemin hazırlamışlardır.
Tasavvufî Türk halk edebiyatı sahasında da Hacı Bayramı Velî ve Eşrefoğlu Rumî gibi şahsiyetlerin öne çıktığını görüyoruz.
Elbette bu yüzyılda da âşık edebiyatının temsilcileri vardı. Ancak sözlü kaynaklarda olduğu için, unutuldu gitti. Bu yüzden şimdiki bilgilerimize göre XV. yüzyıl âşık şiiri ve temsilcileri hakkında herhangi bir bilgiye sahip değiliz.
XVI. YÜZYIL ÂŞIKLARI ÖZELLİKLERİ VE ÖNEMLİ TEMSİLCİLERİ
Bu yüzyılda divan şiiri alanında Fuzûlî, Bâkî, Nev’î, Hayâlî, Rûhî, Zâtî, Figanî, vb. şairler yetişmiştir.
Tasavvufi Türk halk edebiyatı alanında da Üftade, Ahmedi Sârban, Ümmî Sinan ve Pir Sultan Abdal ilk akla gelen adlardandır.
Bu yüzyılda elimizde fazla şiiri olmayan pek çok âşık yetişmiştir: Ahmetoğlu, Armutlu, Bahşî, Bahşîoğlu, Çırpanlı, Dalışman, Geda Muslu, Hayalî, Hızıroğlu, Karaoğlan, Karaca Oğlan, Köroğlu, Kul Çulha, Kul Mehmet, Kul Pirî, Oğuz Ali, Ozan, Öksüz Dede, vb.
Bu yüzyılda yetişen âşıklar büyük ölçüde ordu şairi olup şiirlerinde genellikle kahramanlık konusunu işlemişlerdir.
XVI. yüzyılda ozan ve bahşi kelimelerinin yerini âşık, kopuzun yerini de bağlama alır. Yine bu yüzyılın âşıklarının hayatları hakkında hemen hemen elimizde hiçbir bilgi yoktur. Bilgiler eldeki şiirlerden ve tarihî olaylardan çıkarılmaktadır. Bu da tarih olaylarıyla âşık şiirinin çok yakın bir ilişkisi olduğunu göstermektedir.
Dönemin en önemli özeliklerinden birisi de divan şairlerinin hece veznine ilgili göstermeleridir. Sözünü ettiğimiz şairlerden biri Mealî’dir. Divan şairi Meali, 15 dörtlükten oluşan destanında 1511 yılındaki bir olayı dile getirmiştir. Şiirde düşman öncü birliklerinin Antalya’ya kadar gelmesinden söz edilmektedir.
Bir divan şairinin destan şeklinde şiir yazması, anlamlı olduğu için şiirin bazı dörtlüklerini aşağıya alıyoruz:
Kendü elünde düredi
Yetiş Gâzi Hünkâr yetiş
Çıkdı ellere yüridi
Yetiş Gâzi Hünkâr yetiş
Çok devletlüler yoğ oldı
Tağlar başı turağ oldı
Bir Türk elünde beğ oldı
Yetiş Gâzi Hünkâr yetiş
..........
Mülküne düşmen el sundı
Memleket kan ile yundı
Etmeğün yeyenler döndi
Yetiş Gâzi Hünkâr yetiş
..........
Yeyenler senün nimetün
Saklamadılar hürmetün
Yaradan vere fursatun
Yetiş Gâzi Hünkâr yetiş
..........
Ali Paşa ardın sürdi
Yorgun leşker ile erdi
Başında yazusın gördi
Yetiş Gâzi Hünkâr yetiş
( Sakaoğlu 1984: 96-97)
12 dörtlükten oluşan başka bir şiirin de şairi bilinmemektedir. Ancak ağıt şeklinde kaleme alınan şiirden anladığımız kadarıyla, şiir II. Beyazıt’ın ağzından söylenmiştir. II. Beyazıt’ın, oğlu Yavuz Sultan Selim tarafından tahttan indirilmesini konu alan şiirin bazı dörtlükleri aşağıdadır:
Benim etmeğümi tahvif idenler
Beni koyub Selim Han’a gidenler
Hakikat rahına doğru varanlar
Görün beyler bana nitti Selim Şah
Kaçan ana riayet itmedüm ben
Oğul idi nihayet itmedüm ben
Bu beylikden feragat itmedüm bem
Görün beyler bana nitti Selim Şah
..........
Selim Şah deyübeni virdüm adı
Şekkerden datlu idi dilde dadı
İstanbol tahtı imiş hod muradı
Muradın vermezin oğlum Selim Şah
..........
Ben anı hâlüme haldaş bilürdüm
Bunun gibi dem’e yoldaş bilürdüm
Oğul değül anı kardaş bilürdüm
Görün beyler bana nitti Selim Şah
Komadı hoş geçeydim pirliğümde
Elümden tahtım ister dirliğümde
Ne hakkı vardur anın beyliğümde
Görün beyler bana nitti Selim Şah
Fena hiç kimseye baki kala mı
Ya oğul ataya kılıç sala mı
Ya bu işler ana düşer ola mı
Görün beyler bana nitti Selim Şah (Sakaoğlu 1984: 95-96)
XVI. yüzyıl âşıklarının hayatları hakkında fazla bir bilgimiz yoktur. Aşağıda kısaca tanıtmaya çalıştığımız âşıklarımızın birer ikişer şiiri olup tamamına yakını ordu şairidir.
ARMUTLU
Doğum ve ölüm tarihi bilinmemekle birlikte yüzyılın ortalarına doğduğu ve XVII. yüzyılın başlarında öldüğü tahmin edilmektedir. Armutlu adının doğup büyüdüğü yerleşim merkezinden geldiği veya mahlası olduğu düşünülmektedir. Elimizde bulunan şiirinde Murad Reis (?-1609)’i konu edinmiştir. Zaten Armutlu hakkındaki bilgiler de bu şiirden hareketle çıkarılmaktadır.
BAHŞİ
Tespit edilen şiirinden hareketle Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferine katıldığını ve ordu şairlerinden olduğunu sanıyoruz. Bahşi adının Orta Asya ozan, baksı geleneğinin Anadolu’daki uzantısı olduğunu kabul ediyoruz.
ÇIRPANLI
Elimizde bulunan bir şiirinden hareketle onun ordu şairi ve Murad Reis (?-1609)’in levendlerinden olduğunu söyleyebiliriz. Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nden öğrendiğimize göre Filibe bölgesinde Çırpan adlı bir kasaba vardır. Bu sebepten âşığın buralı olduğu tahmininde bulunabiliriz.
GEDA MUSLÎ
Bir ordu şairi olup Murad Reis (?-1609)’in savaşlarına katılmıştır. Evliya Çelebi’ye göre Geda Muslî bir çöğür şairidir.
HAYALÎ
Elimizde bulunan şiirlerinden hareketle 1578’de yapılan Osmanlı-İran savaşına katıldığını ve ordu şairi olduğunu söyleyebiliriz.
KÖROĞLU
Evliya Çelebi’ye göre Köroğlu bir çöğür şairi olup, XVI. yüzyılda yaşamıştır. Özdemiroğlu Osman Paşa’nın İran seferi ile ilgili olarak söylediği iki şiirinden hareketle onun 1585 yılında hayatta olduğu, bu sefere katıldığı ve bir ordu şairi olduğu görüşüne varmaktayız.
Âşık Köroğlu’nun hayatı destan ve halk hikâyesi kahramanı Köroğlu ile karışmıştır. Metin merkezli araştırmalara göre onun Ardahanlı, Bolulu, Erzincanlı, Karslı, Tokatlı, Vanlı veya bir mitolojik kahraman olduğu söyleniyorsa da bunların hiçbirisi doğru değildir. İster destan, ister halk hikâyesi kahramanı, isterse Âşık Köroğlu olsun bunlar halk düşüncesinde Yunus Emre ve Karaca Oğlan gibi, geniş kitlelerce kabul görmüş Türk dünyasının millî kahramanıdır.
KUL MEHMED
I. Ahmed (1590-1612) devri vezirlerinden Üveys Paşa’nın oğludur. Muhassıl (bir çeşit vergi toplama memuru) olarak Aydın’a görevlendirilmiştir. Bu yüzyılda baş gösteren Celalî ayaklanmalarını bastırmakla görevlendirilmişse de buna ömrü yetmemiştir. Babasının paşa olması, hece vezninin yanında aruz vezniyle de şiirler yazması, onun iyi bir eğitim aldığını göstermektedir.
OZAN
Tıpkı Bahşi’de olduğu gibi Ozan da Orta Asya âşıklık geleneğinin Anadolu’daki son temsilerindendir. Hem adı hem de elde bulunan tek şiirinin 8 heceli olması, Orta Asya geleneğinden geldiğinin kanıtıdır.
ÖKSÜZ DEDE
Hayatı hakkındaki tek bilgiyi babasının ağzından, Şah İsmail’in torunu Haydar Mirza’yı anlattığı şiirinden öğreniyoruz. Öksüz Dede bir ordu şairidir ve III. Murad (1574-1595) döneminde hayattadır.
XVII. YÜZYIL ÂŞIKLARI VE ÖZELLİKLERİ
Bu yüzyılda divan şiiri alanında Nef’î, Nabî, Şeyhülislam Yahya, Şeyhülislam Bahaî, Neşatî, Rasih, Nev’izade Ataî, Haletî, vb. gibi şairler yetişmiştir.
Tasavvufî Türk halk şiiri alanında ise Aziz Mahmud Hüdaî, Niyazi Mısrî vb. aklımıza gelen adlardan bazılarıdır.
Bu yüzyılda yetişen âşıklar toplumun her kesimini temsil etmektedirler. Karaca Oğlan göçebe, Âşık Ömer ve Gevherî şehir, Kul Deveci, Kul Mehmet ve Kul Süleyman ise ordu muhitinde yetişmişlerdir.
Bu yüzyıl âşık edebiyatının en güçlü olduğu dönemdir. Âşık, Âşık İbrahim, Âşık Mustafa, Âşık Ömer, Benli Ali, Bursalı Halil, Edhemî, Demircioğlu, Ercişli Emrah, Eroğlu, Gedayî, Gevherî, Hakî, Haliloğlu, Kâmilî, Karaca Oğlan, Kâtibî, Kâtip Ali, Keşfi, Kayıkçı Kul Mustafa, Koroğlu, Kul Deveci, Kul Süleyman, Kuloğlu, Öksüz Âşık, Piroğlu, Sun’î, Şah Bende, Şahinoğlu, Şermî, Tameşvarlı Âşık Hasan, Türabî, Üsküdarî, Yazıcı, Zaifî, vb. âşık şiirinin başlıca temsilcileridir.
XVII. yüzyılda yetişen âşıkların şiir sayısı XVI. ve XVIII. yüzyıl âşıklarına göre çok daha fazladır. Bu da toplumun âşıkları kabullenmesiyle ilgili olmalıdır. Bugün Türk okuyucusu XVI. yüzyıldan bir tek âşığı bilmezken, XVII. yüzyılda yetişenler daha geniş bir coğrafyada tanınmaktadır.
Türk âşık şiirinin ilkleri de bu yüzyılda görülmektedir. Âşık Ömer şairnâme türünün ilk örneğini vermiştir. Bu şairnâmenin yardımıyla Bursalı Halil’in dilinin sade olduğunu, Yazıcı’nın Bahr-i Sefid’de (Akdeniz) boğularak öldüğünü, Kuloğlu’nun pek şöhretli olduğunu, Öksüz Âşık’ın şiirlerinin bal gibi tatlı olduğunu öğreniyoruz.
Sun’î’nin Tekerleme adlı şairnâmesinden Benli Ali’nin balıkçı olduğunu, Abdî’nin ise Bağdat’a şan verdiğini belirleyebiliyoruz.
Bu yüzyılın âşıkları hece vezninin yanında aruz vezniyle de şiirler yazmışlardır. Hatta âşıklar arasında divan sahibi olanları bile vardır.
XVII. yüzyılda yaşayan âşıklar; koşma, destan ve semai türlerinin yanı sıra, aruzlu türlerden divanî, semai, kalanderi, vb. dallarında da eserler vermişlerdir.
XVI. yüzyıldan itibaren âşıkların hayatları etrafında oluşan halk hikâyeleri, bu yüzyılda oluşumunu devam ettirmiştir. Yaşayan bir âşık olan Ercişli Emrah, âşıklığından daha çok Ercişli Emrah ile Selvi Han adlı halk hikâyesi ile öne çıkmıştır. Karaca Oğlan’ın hayatı etrafında ise bir bölümü daha sonra olmak üzere efsane ve halk hikâyesi oluşmuştur.
Bu yüzyıl âşıkları şiirlerinde siyasî olayları ve kavgaları da işlemiştir: Kuloğlu, Kayıkçı Kul Mustafa, vb. bu âşıklardandır.
XVII. YÜZYIL ÂŞIKLARI VE İZ BIRAKAN TEMSİLCİLERİ
Aşağıda, XVII. yüzyılda yaşayan âşıklardan; Âşık Ömer, Ercişli Emrah, Gevheri ve Karaca Oğlan geniş bir şekilde tanıtılacaktır. Aynı yüzyılda yaşayan diğer âşıkların ise alfabetik olarak kısa özgeçmişleri, verilecektir.
ÂŞIK ÖMER
Doğum ve ölüm tarihleriyle ilgili bilgiler sağlıklı değildir. Ömer’e Konya ilinin Hadim ilçesinin Gözleve (Korualan) köyü, Aydın ili ve Kırım’da Gözleve (Eupatoria) adıyla bilinen yerleşim birimi sahiplenmektedir. Çünkü üç yerde de Gözleve adlı yerleşim birimleri vardır:
Sıfât-ı aslımız beyân edelim
Bizim meskenimiz serhad elidir
Zât-ı cemîlemiz iyân edelim
Vatan-ı aslîmiz Aydıneli’dir
Adlî’yim mahlâsım Vehbî okunur
Kemâlât-ı aşkım kisbî okunur
Vezn-i suhanımız hasbî okunur
Tehi sanman Ömer Gözleveli’dir ( Ergun 1936: 5)
Kırım’da Gezleve adıyla bilinen Karadeniz sahilindeki köyde Âşık Ömer’le ilgili rivayetlere rastlanmamaktadır. Bununla beraber Kırım Türkleri, Âşık Ömer’e daima sahip çıkmışlardır. Kırım Türkleri arasında onun şiirleri bestelenmiş, geçmişte meclislerde okunmuş, günümüzde ise okunmaya devam etmektedir. Hatta 1944 Sibirya sürgününde yanlarında götürdükleri birkaç eserden birisi de Âşık Ömer Divanı’dır. Bu yüzden Âşık Ömer’in Divan’ı, Özbekistan’ın başkenti Taşkent’te kiril harfleriyle yayımlanma şansını bulmuştur.
Saz şiiri araştırmalarında onun Aydınlı olduğundan söz ediliyorsa da, şimdiki bilgilerimiz ışığında bunu doğru kabul etmek zordur. Kaldı ki özellikle İç Anadolu’da, Konya ve çevresinde Aydın adı bir ile değil Ege Bölgesi’ndeki birkaç ilimizi içine alan alana işaret etmek için kullanılır.
Konya ilinin Hadim ilçesinin Gözleve köyünde yapılan şenliklerde Âşık Ömer de anılmaktadır. Bununla beraber Âşık Ömer ve şiirlerinin Türkiye’de Kırım’daki kadar geniş bir çevrede kabul gördüğünü söylememiz mümkün değildir. Konya Mevlâna Müzesi’nde bulanan 366 varaklık divanında 1242 şiirinin bulunması, yine bölgede tespit edilen cönklerdeki Âşık Ömer şiirlerinin fazlalığı onun Konyalılığını kuvvetlendiriyorsa da, buna temkinli yaklaşmak gerekir. Âşık Ömer, Karaca Oğlan’dan sonra ünü bütün Türk dünyasına yayılmış ve Türk dünyasının ortak âşığı sıfatını kazanmış birkaç şahsiyetten birisidir.
Üsküdarlı Hasib’in Risale-i Vefayât adlı eserinde Âşık Ömer’in ölüm tarihi 1707 olarak verilmektedir; mezarı İstanbul’dadır.
Elde bulunan şiirlerinden hareketle Âşık Ömer’in bir ordu şairi de olduğunu söyleyebiliriz. Divan’ındaki şiirleri arasında savaşları konu edinenlerin sayısı azımsanmayacak ölçüdedir. Yine bu şiirlerden öğrendiğimize göre Ömer, Osmanlı-Rus savaşlarına katılmıştır.
Ger kanaldansa karınca irüşür elbet zevâl
El’aman çağırdı cümle ol lâin-i bed fiâl
Ey Ömer lûtfetti İslâm leşkerine Zülcelâl
Hak Taâlâ Moskov’un fethin müyesser eyledi (Ergun 1936: 10)
Şiirlerinden hareketle Bursa, Varna, Sakız, Tunca, İstanbul, Bağdat ve Sinop gibi yerleşim merkezlerini gezmiş olabileceğini tahmin edebiliriz.
Şiirlerinde IV. Mehmed (1642-1693)’den itibaren Osmanlı İmparatorluğunun dört padişahından söz eder. Bunlar arasında II. Ahmet (1643-1691)’in ayrı bir yeri vardır.
Âşık Ömer medrese öğrenimi görmüş bir âşıktır. Sarf, nahiv, mantık, meâni, Arapça, Farsça, tefsir ve dürer okumuştur. Âşık Ömer’in yine şiirlerinden hareketle Hafız Divanı’nı, Sadî’nin Bostan’ını, Mevlâna’nın Menevisi’ni okuduğunu söyleyebiliriz. Hem medrese öğrenimi görmesine hem de Hafız Divanı’nı, Bostan’ı ve Mesnevi’yi incelediğini söylemesine bakılırsa; iyi derecede Farsça bildiği sonucunu da çıkarabiliyoruz.
Bir mısraında, “Arabî, Farsü bilmeyen dile minnet eylemem.” dediğine göre bakılırsa, Farsçanın dışında Arapçayı da bilmektedir.
Ömer’in şiirlerinin bazıları klasik formda bestelenmiş olup günümüzde bile musiki meclislerinde okunmaktadır.
Âşığımızın Divan’ı incelendiğinde hem hece, hem de aruz vezniyle şiirler yazdığı görülmektedir. Divanının hem matbu hem de yazma nüshaları vardır. Ayrıca, pek çok cönkte yine onun şiirlerine rastlanılmaktadır.
Birinci ünitede üzerinde durduğumuz mahlasların karışması durumu, Âşık Ömer için de geçerlidir. Ömer mahlaslı başka âşıkların da olması onun şiirlerinin karışmasına sebep olmuştur. Âşık Ömer, şiirlerinde Ömer mahlasının dışında, Derviş Nihanî ve Adlî mahlaslarını da kullanmıştır. Ömer mahlaslı 10 kadar âşığın olmasından hareketle, bunların şiirlerinin âşığımızın şiirleriyle karıştığını ileri sürenler de vardır.
Ömer’in Türk şiirine getirdiği yeniliklerden birisi de 58 dörtlükten oluşan şairnâmesidir. Bu şiirde döneminden önce ve zamanında yaşamış olan 47 âşığın (Âhî, Bağzade, Dağlı Mustafa, Deli Balta, Emirzade, Gedayî, Halil (Bursalı) Karaca Oğlan, Kâmil, Kâtibî, Köroğlu, Kuloğlu, Meylî, Öksüz Âşık, Sipahî, Yazıcı, Yegânî, vb.) yanı sıra 88 şairden de söz etmektedir. Ömer’in Şerifî adlı bir şairden övgü ile söz etmesi, araştırıcıları Şerifî’nin onun ustası olduğu düşüncesine yöneltmiştir. Safayî tezkiresinde Şerifî’nin Kırımlı olduğu ve öğrenimini tamamladıktan sonra Rumeli’ye gittiğinden söz edilmektedir.
Şerîfî değil mi cümleye üstad
Ol değil mi bizi eyleyen irşâd (Ergun 1936: 433)
Ömer’in İstanbul ve semtlerini anlatan destanı da ünlüdür. O, ayrıca hayvanlarla ilgili uzun destanlar da yazan bir âşıktır.
Âşık Ömer’in gördüğü öğrenim ve yaşadığı çağda Arapça ve Farsçanın etkisi dilinin süslü olmasına yol açmıştır. Şiirlerinin büyük çoğunluğu aruz, bir kısmı da hece vezniyledir. Yine şiirlerinden hareketle Nesimî, Ahmed Paşa, Fuzulî, Bakî ve Nef’î gibi şairlerin az da olsa etkisi altında kaldığını söyleyebiliriz. Onların şiirlerine nazireler yazması; gazel, murabba, kalenderi, satranç, müstezad gibi şekillerin örneklerini vermesi bu görüşümüzü kuvvetlendirmektedir. Ayrıca Ahmed Paşa, Fuzulî ve Ataî gibi şairlerin şiirlerine nazireler de yazmıştır.
Âşık Ömer’in şiirlerine ise Âhu, Levnî, Rûhî, Siyâhî ve Şevkat gibi şairler nazireler yazmışlardır. Ayrınca XX. yüzyıl âşıklarından Bardızlı Nihanî de onun için bir mehdiye söylemiştir.
O, şiirlerinde; aşk, tabiat ve sevginin yanında kahramanlık ve tasavvuf konusunu da işlemiştir.
Âşık Ömer’in adı kendisinden sonra şairnâme yazan Gubarî ve Hızrî’de geçmektedir. Ayrıca Sivaslı âşıklar Ruhsatî (XIX: yüzyıl), Feryadî, Emsalî, İsmetî, Noksanî ve Talip Kılıç (XX. yüzyıl) şairnâmelerinde Âşık Ömer’den söz ederler.
DERDE
Dedi bir pir bana pişman olursun
Razın açma Hüda’dan gayrı ferde
Vücudun şehrine sultan olursun
Sabredersen Eyyüp misali derde
Sanma isteyenler murada ermez
Kimsenin ettiği yanına kalmaz
Zalimin zulmune Hak kail olmaz
Ya mazlumun ahı kalır mı yerde
İste muradını Bârî Huda’dan
Bekle tevekkülü geçme rızadan
Yakar Arş u Kürs’ü geçer semadan
Feryad-ı garibe olur mu perde
Felek camlar sundu semler alursun
Kurtulmaz ebedî gamda kalursun
Namerde yâr olma namerd olursun
Merd olursun yâr ol merd oğlu merde
Ömer köpeklerin olsun dil bağı
Tevekküle bend et can ile teni
Gam çekme murada erdirir seni
Biçare devletin var ise serde (Ergun 1936: 32-33)
ERCİŞLİ EMRAH
Doğum ve ölüm tarihi hakkında elimizde bilgi yoktur. Hatta 1930’lu yıllara kadar Ercişli Emrah’ın varlığından bile haberdar değildik ve bunun sonucu olarak da Ercişli Emrah’ın şiirleri Erzurumlu Emrah’a mal edilmiştir. Bugün hayatı hakkındaki bilgiler, hayatı etrafında oluşan Ercişli Emrah ile Selvihan Hikâyesi ile bir iki küçük belgeye dayanmaktadır. Hikâye anlatıcısı meddah, âşık ve halk hikâyecilerinin anlattığına göre o, âşık bir babanın çocuğudur ve pir elinden bade içmiştir.
Ölümü ile ilgili bilgiler de yine hayatı etrafında oluşan hikâyeden ve son yıllarda yapılan araştırmalardan elde edilmiştir. “Erciş kurbünde [yakınında] yetişmiş derd-i yâr ile bağrıyanık Karakoyunlu âşıklarındandır.” (Sakaoğlu 1987: 19) Bu kısa bilgi onunla ilgili en güvenilir kaynaktır.
Onu, Fuad Köprülü gün ışığına çıkarmıştır. Ercişli Emrah’la ilgili ilk araştırmayı ise, Murat Uraz yapmıştır.
Araştırıcılar, iki Emrah’ın şiirlerinin ayırt edilmesi hususunda, ortaya bazı ölçütler koymuşlardır. Buna göre;
Erzurumlu Emrah’ta divan şiirinin etkisi görülür; oysa Ercişli’nin şiirleri bütünüyle halk şiiri tarzındadır.
Erzurumlu Emrah’ın medrese öğrenimi görmüş olmasına karşılık, Ercişli’nin öğrenim durumu hakkında bilgimiz yoktur; ancak babası da âşık olduğu için, onun sınırlı da olsa eğitim aldığını söyleyebiliriz.
Ercişli Emrah’ın badeli olmasına karşılık, Erzurumlu bade içmemiştir.
Ercişli; din, tasuvvuf, ezel, ebed, varlık, yokluk, bu dünya, öbür dünya gibi kavramlarla hiç ilgilenmemiş, bütünüyle bu dünyanın adamı olmuştur. Erzurumlu ise din ve tasavvuf konularıyla da ilgilenmiştir.
Erzurumlu medreseye devam ettiği için halk şiiri türlerinin yanında divan, kalenderî, semaî ve gazel gibi türlerde de yazmıştır. Onu bu yönüyle bir âşıktan daha çok “kalem şairi” sayabiliriz. Ercişli Emrah ise aruzu bilmemektedir, şiirlerinin tamamını hece vezni ile söylemiştir.
Erzurumlu Emrah, Nakşibendî tarikatinin Halidiye koluna bağlıdır. Bu sebepten yukarıda da belirttiğimiz gibi ezel-ebed ve tasavvuf konuları, şiirlerinde sıklıkla işlenmiştir. Ercişli Emrah’ın ise herhangi bir tarikatle bağı yoktur.
Erzurumlu Emrah’ın özellikle aruzla yazdığı şiirleri yabancı tamlamalarla, Arapça ve Farsça asıllı kelimelerle doludur. Ercişli’nin şiirlerinde ise Azerbaycan Türkçesi ve Van’ın Erciş ilçesinin ağız özellikleri görülür.
Ercişli Emrah araştırıcıları onun bütün şiirlerine ulaşamamışlardır. Erzurumlu Emrah’ın ise elimizde divanı bulunmaktadır. Ercişli Emrah’ın şiirleri Erzurumlu Emrah’ın dışında Karaca Oğlan, Bayburtlu Zihnî ve Develili Seyrânî ile de karışmıştır.
Ercişli Emrah’ın hayatı etrafında oluşan Ercişli Emrah ile Selvihan Hikâyesi sevda konulu hikâyelerdendir. Oysa Erzurumlu Emrah’ın hayatı etrafında böyle bir hikâye oluşmamıştır.
Ercişli Emrah’ın şiirlerinde Van Erciş’ten Saat / Sahat Çukuru (Iğdır) ve İran’a doğru bir yolculuk söz konusu iken, Erzurumlu’da Karadeniz sahillerinden Çankırı, Konya, Niğde, Sivas ve Tokat’a doğru bir yolculuk işlenmiştir.
Ercişli Emrah’ın mezarının Erciş’te olduğu rivayetlere dayanırken; Erzurumlu’nun mezarı, Tokat’ın Niksar ilçesindedir.
Ercişli Emrah’ın elimizdeki şiirleri 150 kadardır; Erzurumlu’da ise bu sayı çok daha fazladır.
Bütün bu hususlar da Ercişli Emrah’ın şiirlerinin çok azının cönklerde olmak üzere, daha çok sözlü kaynaklarda tespit edildiğini göstermektedir.
Ercişli Emrah’ın elimizde bulunan şiirlerinde aşk, tabiat, sevgili ve gurbet gibi konular işlenmiştir.
Onun şairliğini Ali Saracoğlu ve Saim Sakaoğlu etraflıca incelemişlerdir. Hayatı etrafında oluşan Ercişli Emrah ile Selvihan Hikâyesi ise Muhan Bali tarafından değerlendirilmiştir.
Bugün Doğu Anadolu Bölgesi’ndeki âşıklar Ercişli Emrah’ın hikâyesini anlatmanın yanı sıra, şiirlerini de ezbere bilmektedirler.
Ercişli Emrah, doğup büyüdüğü Erciş ilçesinde değişik zamanlarda düzenlenen bilimsel toplantı ve törenlerde çeşitli yönleriyle değerlendirilmiştir.
UCALANMIŞ
Dedim dilber ne melilsin
Dedi ürek parçalanmış
Dedim dilber kaddin elif
Dedi boyum ucalanmış
Dedim dilber bu ne haydır
Dedi benim kaşım yaydır
Dedim dilber üzün aydır
Dedi on beş gecelenmiş
Dedim dilber üzün mahı
Dedi menim hublar şahı
Dedim ağlatma Emrah’ı
Dedi neynim kocalanmış (Sakaoğlu 1987: 147)
GEVHERÎ
Doğum ve ölüm tarihi hakkında bilgimiz yoktur. Pek çok kaynakta adının Mustafa veya Mehmed, memleketinin ise Kırım veya İstanbul olduğu kayıtlıdır. Görevi gereği İstanbul’un dışında Bağdat, Şam ve Rumeli’yi gezdiği de belirtilmektedir. Ordu şairi olmasının yanı sıra, divan kâtipliği de (İstanbul, Bursa ve Rumeli) yapmıştır. Cahit Öztelli onun Avusturya seferine katıldığından söz ediyorsa da, Şükrü Elçin bu seyahatin gerçekleştiği görüşüne katılmamaktadır.
Gevherî’nin hayatıyla ilgili bazı kaynaklar aşağıda verilmiştir:
Evliya Çelebi Seyahatnâmesi: Eserde Gevherî’nin saz çalışını övülür. Ayrıca IV. Murad (1612-1640)’ın seferlerine katıldığından da söz edilir.
Ali Ufkî (XVII. Yüzyıl), Mecmûâ-i Sâz ü Söz: Eserde, âşığın iki koşmasına yer verilmiştir.
Âşığımızın Köprülü Fazıl Ahmet Paşa’nın Uyvar Seferi (1663) ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın II. Viyana Kuşatması (1683) üzerine söylemiş olduğu şiirler de vardır.
İbrahim Naimeddin, Hadîkatü’ş- şuhedâ: Eserde adlı eserinde,“... meşhur Gevherî şair ol esnâda Egre’de bulunup bâlâ-yı risâlede yazılan mersiyesini nazm eylemiştir.” (Elçin 1984: 15) cümlesine yer verir.
Sun’î (XVII. yy.) ve Hızrî (XVIII. yy.)’nin şairnâmeleri’nde Cevherî olarak geçen şair Gevherî’den başkası değildir.
Bütün bu hususlar da Gevherî’nin XVII. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşadığı fikrini kuvvetlendirmektedir.
Gevherî’nin Bektaşî olduğu ileri sürülürse de, biz “Bektâşiden ziyâde bektâşî muhibbi saymak bize daha uygun görünüyor.” (Elçin 1984: 16) şeklindeki görüşe katılıyoruz.
Şiirlerinden hareketle medrese öğrenimi gördüğünü söyleyebiliriz. Hem aruz hem de hece vezniyle şiirler yazmıştır. Dili Âşık Ömer’in dili kadar olmasa da ağırdır. Şiirlerinde Arapça ve Farsça kelimelerin fazlalığı dikkatlerden kaçmamaktadır. Hece ile yazdığı şiirleri semaî ve koşma; aruzla yazdığı şiirleri ise divan, kalenderi, gazel, semaî ve müstezat tarzındadır.
Gevherî’nin şiirleri, divanının dışında cönklerde de yer almaktadır. Türkiye ve Avrupa kütüphanelerindeki cönklerde çok sayıda şiiri bulunmaktadır. Çorum ve Bursa’da bulunan yazmalar, divandan ziyade divançe özelliği göstermektedir.
Şiirlerinde aşk, tabiat, sevgili ve ayrılık gibi konuları işlemiştir. Musikî makamlarından olan Gevherî makamı, onun musikîyle ilgilenen bir âşık olduğunu düşüncesini doğurmuştur.
AŞK
Kurtulamam üç nesnenin elinden
Biri firkat biri gurbet biri aşk
Üçü bilmez birbirinin hâlinden
Biri firkat biri gurbet biri aşk
Aşktır beni sevda ile söyleden
Firkattir cevr ile sinem dağladan
Gurbettir gözlerimden kan ağladan
Biri firkat biri gurbet biri aşk
Bahrî gibi ummanları yüzdüren
Mecnun gibi sahraları gezdiren
Ferhad gibi dağlar başın kazdıran
Biri firkat biri gurbet biri aşk
Ben bilirim benim aklım şaşıran
Beni sevdiğimden cüda düşüren
Muhabbet deryasın baştan aşıran
Biri firkat biri gurbet biri aşk
Gevherî der dersim aldım hocadan
Okuyup hatmittim kara heceden
Koç yiğidi pir eyleyüp kocadan
Biri firkat biri gurbet biri aşk (Elçin 1984: 146)
KARACA OĞLAN
Âşığımızın doğum ve ölüm tarihleri kesin olarak bilinmemektedir. Ancak bazı araştırıcılar onun doğum ve ölüm tarihlerini, farklı ve bilimsel olmayan yöntemlerle yaklaşarak, birbiriyle bağlantısı olmayan yıllara bağlamaktadırlar: Doğum tarihi için 1015 (1606), 1045 (1636)’i uygun bulurlarken ölüm tarihi için de 1090 (1679), 1100 (1689) yıllarına işaret etmektedirler.
Asıl adı konusunda da farklı görüşler vardır: Mehmet, Hasan, Halil ve Smayıl (İsmail)! Elbette birini asıl ad olarak seçmekte zorlanacağız.
Daha çok kabul gören görüşe göre o, Adana’nın Feke ilçesinin Göğçeli köyündendir. Ancak, başka il, ilçe ve köylerimiz de ona sahiplenmektedir: Osmaniye-Bahçe-Farsak, Mersin-Mut-Çukur (yeni adı Karacaoğlan), Karaman-Ermenek, Osmaniye-Kadirli-Yusuf İzzettin (Binboğa), Aksaray-Kargın, Gaziantep-Nizip, Kilis-Musabeyli. Ayrıca, bu konuda Türkmenistan, Azerbaycan ve Balkanların da Karaca Oğlan’a sahip çıktıkları unutulmamalıdır.
Karaca Oğlan’ın mezarı ise, tıpkı Yunus Emre’ninki gibi ülkemizin değişik bölgelerine bağlanmaktadır: Yozgat-Sorgun, Karaman-Başdere, Mersin-Mut, Kahramanmaraş-Gazel Yaylası, Osmaniye-Düziçi-Düldül Dağı, Erzurum-Oltu-Zemzem Dağı, Osmaniye-Bahçe-Hodu Yaylası, Mersin-Tarsus.
Karaca Oğlan araştırıcıları birden fazla Karaca Oğlan’ın olduğunu ve bundan dolayı elde bulunan şiirlerin aynı mahlaslı Karaca Oğlanlarla karışmış olabileceğini belirtmektedirler. Bu yüzden burada diğer Karaca Oğlanların da kısaca tanıtılması gerektiğini düşünüyoruz.
Bu yüzyılın Karaca Oğlan’ı ayrıca Güneyli Karaca Oğlan ve Çukurovalı Karaca Oğlan diye de bilinir. Âşığımızla ilgili bazı belgeler vardır. Bu belgelerin başında 1610 Polonya doğumlu Albert Bobowski’nin 1650 yılında yazdığı Mecmûâ-i Sâz ü Söz adlı eseri gelmektedir. Daha sonra Ali Ufkî adını alacak olan Bobobwski Karaca Oğlan’ın iki şiirine ve onların notalarına yer verir.
Meded Allah’ı seversen
Gel imdi dilber gel imdi
Hasretinden ciğerciğim
Delindi dilber delindi (Sakaoğlu 2004: 872)
Çağdaşı olan Gevheri ile sanki karşılıklı olarak şiir söylemişler edasıyla kayıtlara geçen şiirler aslında bir meraklısı tarafından bir araya getirilmekten öte bir değer taşımamaktadır. Şiirlerin veriliş tekniği geleneksel karşılaşma yöntemlerine uymamaktadır. Ancak her iki âşığın da aynı yüzyılda, XVII. yüzyılda yaşadığının güzel bir ifadesidir.
Bu arada Latifi Tezkiresi’nde yer alan, Kar’oğlan türküsün şâir sözünden şeklindeki bir mısradan hareket edenler bu söyleyişi XVII. yüzıyılın Karca Oğlan’ına bağlamaya çalışırlar. Oysa anılan tezkire 1546 yılında yazılmıştır.
Ayrıca, Âşık Ömer’in Şairnâmesi’nde yer alan aşağıdaki dörtlükten hareket eden bazı araştırıcılar oradaki Karaca Oğlan’ı Ömer’in çağdaşı olarak gösterirler. Oysa Karaca Oğlan’ın arasında yer aldığı âşıkların tamamı XVI. yüzyılın âşıklarıdır. Kaldı ki Ömer, adını andığı âşığın ‘eski mesel’ ve ‘ozan’ olduğunu söyleyerek eskiliğini vurgulamaktadır.
Öksüz âşık deyişleri aseldir
Karac’oğlan ise eski meseldir
Ezgisi çağrılur keyfe keseldir
Biz şair saymayız öyle ozanı (Sakaoğlu 2004: 56)
Bütün bu açıklamalardan sonra Karaca Oğlan’ın adının geçtiği her belgeye bağlanarak farklı yüzyıllara alınması yerine belgenin yüzyılına göre farklı yüzyılların âşığı olarak kabul edilmesi gerekmektedir.
Karaca’oğlan’ın Şiirlerinde Geçen Tarihî Olaylar
Karaca Oğlan’ın bazı şiirlerinde Halep’in fethi, Nemse Kralı ve Acem Şahı’na savaş açılması, vb. olayların da ele alındığı görülür. Onun “turnalar” redifli bir koşmasından hareket eden bazı araştırıcılar âşığımızın tarih olaylarıyla ilgilendiğine de işaret etmektedirler. Ancak bu tarihî olaylarla Karaca Oğlan’ın ilgisi yoktur. Mesela, aşağıdaki ilk dörtlük, yer aldığı şiirde yama gibi durmakta ve şiirin bütünüyle hiç ilgisi olmayan bir yapıdadır. Öbür dörtlükleri içine alan şiirler ise, Kul Mustafa’nın bir şiirinin değişik zaman ve yerlerde Karaca Oğlan adına bağlanarak yazıya geçirilmiş şekillerinden başka bir şey değildir
Âşıklar der ki ne olacak
Bu dünya mamur olacak
Haleb’i Osmanlı alacak
Dağı taşa katar bir gün (Sakaoğlu 2004: 147-154)
***
Sana derim sana ey Acem şahı
Üstüne Magrip’ten asker geliyor
Tahtını yıkıp da mülkün almağa
Sultan Murad kalkmış kendi geliyor
Hazır ol vaktine Nemse Kıralı
Yer götürmez asker ile geliyor
Patriklerin inmiş tahtan diyorlar
Bir halife kalmış o da geliyor (Başgöz 2003: 66-67)
Karaca Oğlan’ın şiirlerinde bazı tarihler veriliyorsa da bunlara temkinli yaklaşılması gerekir. Aşağıda verdiğimiz şiirlerde Karaca Oğlan’ın doğum ve ölüm tarihinin dörtlüklerin içerisine serpiştirildiğini görüyoruz. Bunların hiç birisi doğru değildir, çünkü bu şiirler sözlü kaynaklardan tespit edilmiştir; Karaca Oğlan’a aitliği bile tartışmalıdır.
Karac’oğlan dendi ünüm duyuldu
1015’te (1606) göbek adım koyuldu
***
1015’te beratcığım yazıldı
85’te bel kemiğim bozuldu
1090’da (1679) mezarımın başında
Döner baykuş öter bülbül
***
1100 (1689) senesinde oldu ömrüm tamam
Söylerim sözümü noksanım komam
***
1045 (1636)’te göbek adım koyuldu
Çingiroğlu özbe benim soyumdu (Başgöz 2003: 71)
Başgöz de bu örneklere kaynak olarak A. R. Yalgın, S. N. Ergun, T. Toros ve F. Gönen’i vermiştir
Karaca Oğlan’ın şiirleriyle Ercişli Emrah, Âşık Kerem, Âşık Sefer Ali (Azerbaycan), Kayıkçı Kul Mustafa, Gündeşlioğlu, Gevherî, Âşık Ömer, Dadaloğlu, Erzurumlu Emrah, vb. âşıkların bazı şiirleri karışmıştır.
Hayatı ve şiirlerine bağlı olarak oluşan bazı hikâyeler vardır. Bunlar arasında en önemlisi, Radloff tarafından derlenen Karaca Oğlan ile İsmikan Sultan’dır. Ayrıca Azerbaycan’da Gul Mahmut, Türkiye’de Nar Mahmut veya Han Mahmut adlarıyla bilinen hikâyeler halk hikâyesi özelliği gösterirken, diğer metinler daha çok bir türkünün hikâyesi gibidir.
Karaca Oğlan ile ilgili olarak anlatılan birkaç da efsane vardır. Bugün Mersin ilinin Mut ilçesinin Çukur (Karacaoğlan) köyünde mezarının olduğuna inanılan Karaca Oğlan ve Karaca Kız’ın mezarlarında, cuma geceleri ışık görülmektedir. Başka bir efsaneye göre de; Karaca Oğlan, Mersin ilinin Tarsus ilçesindeki Ashab-ı Kehf Mağarası’na girdikten sonra kaybolmuştur. Bir başka rivayete göre ise o, Kahramanmaraş ilinin Elbistan ilçesinde sazını bir çam ağacına asmış ve bir daha görülmemiştir.
Karaca Oğlan’ın hayatı ve şiirleri tiyatro (Dinçer Sümer’in Karacaoğlan ve Sabahattin Engin’in, Karaca Oğlan ve Herşeyden Üstün); resimli roman (Yaşar Kemal [Göğçeli], Karacaoğlan, resimleyen: Münif Fehim, Cumhuriyet gazetesinin 29 Nisan-3 Ağustos 1956 tarihleri arasında 98 gün boyunca yayımlanmıştır.); fotoroman (Metin Soysal tarafından Karacaoğlan adıyla hazırlanan çalışma Kelebek gazetesinde, 24 Ağustos-29 Eylül 1973 tarihleri arasında 34 gün boyunca yayımlanmıştır.); sinema filmi (Karacaoğlan, 1955 Karacaoğlan’ın Kara Sevdası, 1959 Karacaoğlan, 1966); halk kitapları (Muharrem Zeki Korgunal, Murat Uraz, Faruk Rıza Güloğlu, Rasih Yukay, Feyzi Gürgen, Yaşar Kemal, İbrahim Zeki Burdurlu, Abdullah Toros) olarak da yayımlanmıştır.
Türk âşık şiirinde hakkında en çok bildiri sunulan, makale ve kitap yayımlanan âşık Karaca Oğlan’dır. Karaca Oğlan ve şiirleri hakkında sadece Türkiye’de değil Türkiye dışında da (Almanya, Azerbaycan, Türkmenistan) yüksek lisans ve doktora seviyesinde akademik çalışmalar yapılmıştır.
Karaca oğlan’ın şiirleri, İngilizce, Fransızca, Almanca, Rusça, Macarca, Sırp-Hırvatçası, İsveççe, vb. dillere çevrilmiştir.
Karaca Oğlan’ın şiirleri; plak ve kasetlerle ününe yakışan yeri almıştır. Bugün Karaca Oğlan’ın şiirlerinin önemli bir kısmı türküleşmiştir. Böylece de “Karaca Oğlan çığırma” geleneği, sanatçıların dilinden geniş kitlelere ulaşma imkânı bulmuştur.
Karaca Oğlan özellikle Çukurova yöresinde yetişen âşıkları (Dadaloğlu, Gündeşlioğlu, Deli Boran, Beyoğlu, vb.) etkilemiştir. Onlar Karaca Oğlan’sız program yapmazlar. Bugün hangi Çukurovalı âşığa, “Kimden etkilendiniz?” diye sorarsanız; verecekleri cevap, “Karaca Oğlan dedemizden.” olacaktır. Doğu Anadolu Bölgesi âşıklarının Köroğlu’suz program yapmadıkları gibi, Çukurova yöresi âşıkları da Karaca Oğlan’ı anmadan program yapmazlar.
Çağdaş şairlerden Rıza Tevfik, Cahit Külebi, Ülkü Tamer, Melih Cevdet Anday, vb. de Karaca Oğlan’dan etkilenmişlerdir.
Karaca Oğlan’ın şiirlerinde yer yer sanatlı söyleyişler görülür. Şiirlerinin dili durudur ve derlendiği bölgenin dil özelliklerini yansıtmaktadır. Onun şiirlerinde yadırganacak Arapça ve Farsça kelimeler yok denecek kadar azdır. Ancak bu şiirlerin dili Karaca Oğlan’ın mı, yoksa derleme yapılan kaynak şahsın mı? Bu sorunun cevabının “Derleme yapılan kaynak şahsındır.” şeklinde olması daha doğrudur. Bu sebeple Karaca Oğlan’ın dili ve üslubuyla ilgili verilen bilgilere, ölçülü bir şekilde yaklaşmamızda yarar vardır.
Şiirlerinde diğer saz şairleri gibi aşk, sevgi, tabiat ve güzellikleri işlemiştir. Pek çok kaynak onun din dışı konularda şiir söylediğini yazarsa da, Karaca Oğlan’ın şiirlerinde az da olsa dinî konuların ele alındığı görülür.
Hece vezninin 8 ve 11’li ölçüleri ile şiir söyleyen Karaca Oğlan’ın günümüze kadar gelebilen şiirlerinin sayısı 500’den fazladır. Ancak bu şiirlerin büyük bir kısmı Karaca Oğlan’dan çok sonra derlenip yazıya geçirildiği için, bu sayıya dikkatli yaklaşmakta yarar vardır.
Sonuç olarak Karaca Oğlan XVII. yüzyılda Çukurova’da yaşamış bir saz şairidir. Onun ününden yararlanmak isteyen âşıklar, çeşitli yollarla onu ve şiirlerini kendi memleketlerine götürmüşler ve aynı mahlası kullanmışlardır. Şiirlerin bağlandığı yerleşim bölgeleri zamanla Karaca Oğlan’la ilgili ürünleri kendilerinin diye kabul ettirmiş ve o şiirler yeni bir âşığa mal edilmiştir. Böylece de Türkiye içinde ve Türkiye dışında Karaca Oğlan mahlaslı pek çok âşık var olmuştur.
DİĞER KARACA OĞLANLAR
Karaca Oğlan’ın XVII. yüzyılda yaşadığı kesindir. Ancak başka Karaca Oğlan’ların varlığı da unutulmamalıdır. Sayıları 10’a ulaşan öbür Karaca Oğlan’lardan önemlilerini kısaca tanıtarak konumuz olan Karaca Oğlan ile karışmasını önleyebiliriz.
XVI. Yüzyıl Karaca Oğlan’ı
Şehzade Mehmet için babası III. Murad (1574-1595), 990 (1582) yılında 55 gün süren bir sünnet düğünü düzenletir. Kimin tarafından yazıldığı bilinmeyen Surnâme-i Hümâyûn adlı eserde bu düğün anlatılırken “Karaca Oğlan türküsü” sözü yer almaktadır.
Gelibolulu Âli’nin Mevaidü’n- Nefais fi Kavaidi’l- Mecâlis (1008 / 1599-1600) adlı eserinde, onun şiirlerinin okunduğundan söz edilmektedir.
Ayrıca Berlin, Paris, Vatikan, Viyana kitaplıklarındaki bazı yazmalarda yer alan şiirler XVI. yüzyılın Karaca Oğlan’ına aittir.
Âşık Ömer’in şairnamesinde, “Karac’oğlan ise eski meseldir” diye anılan âşık da XVI. yüzyılın Karaca Oğlan’ıdır.
Özetlersek, şiirleri XVII. yüzyılın ünlü âşığının şiirleriyle karıştırılma oranı yüksek olan adaşı bu âşığımızdır.
Yozgatlı Karaca Oğlan
M. Şakir Ülkütaşır, 1933 yılında yayımladığı bir makalesinde bu âşığımızı gündeme taşırken üç yıl sonraki bir yazısıyla da yedi şiirini ortaya koyar. Daha sonra Nazım Tanju ve M. Öcal Oğuz da bu âşığımızla ilgilenmişlerdir.
Azerbaycanlı Karaca Oğlan
Azerbaycan Türkleri Karaca Oğlan’ı âdeta kendi kültürlerinin bir temsilcisi olarak görürler ve ağız özellikleriyle onun şiirlerini okurlar. Hatta, oradaki şiirlerin önemli bir bölümü Anadolu’da bilinmemektedir.
Gul Mahmud adlı halk hikâyesinde ise, daha önce bir daha türkü söylememek için sazını gömen Karaca Oğlan üç ölünün hayata döndürülmesi için yeniden sazını ele alır.
Türkmenistanlı Karaca Oğlan
Türkmenistan Türkleri Karaca Oğlan’ın doğum yerini ülkelerindeki Kazan Dağı olarak kabul ederler. Onlara göre âşığımız, sevdiği kıza kavuşamayınca Osmaneli’ne göçmüştür. Hatta onun hayatı Türkmenistan’da bir tiyatro eseri hâline getirilmiştir.
Öbür Karaca Oğlanlar
Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde bir Karaca Oğlan Sultan’dan söz eder.
Şair Kâni’nin Divan’ında, kahvehane ve bozahane şairi olarak tanıtılan Bir Karaca Oğlan vardır.
Kadirli çevresinde bir cenaze merasiminde ağıt okuyanlardan biri de, yörede Karaca Oğlan diye tanınan bir âşıktır.
Ali Rıza Yalgın’ın Cenupta Türkmen Oymakları’nda şiirlerini yayımladığı Silifkeli Karaca Oğlan XIX. yüzyılda yaşamıştır.
Yine Çukurova’da, Kadirli’nin Şahaplı köyünde de Karaca Oğlan adını taşıyan başka bir âşık yaşamıştır.
Bu arada Karaca Oğlan ve Karacaoğlu adlarını kullanan âşıkları da hatırlatmak isteriz (Sakaoğlu 2004: 783-813).
ELİF ELİF DEYİ
İncecikten bir kar yağar
Tozar Elif Elif deyi
Deli gönül abdal olmuş
Gezer Elif Elif deyi
Elif’in uğru nakışlı
Yavru balaban bakışlı
Yayla çiçeği kokuşlu
Kokar Elif Elif deyi
Elif kaşlarını çatar
Gamzesi sîneme batar
Ak elleri kalem tutar
Yazar Elif Elif deyi
Evlerinin önü çardak
Elif’in elinde bardak
Sanki yeşil başlı ördek
Yüzer Elif Elif deyi
Karac’ Oğlan eğmelerin
Gönül sevmez değmelerin
İliklemiş düğmelerin
Çözer Elif Elif deyi (Sakaoğlu 2004: 465-466)
Yüzyılın âşıklarından; Âşık Ömer, Ercişli Emrah, Gevheri ve Karaca Oğlan’ın dışında kalanlarının sadece özgeçmişleri verilecektir. Böylece yüzyılın âşık şiiri daha etraflı bir şekilde tanıtılmış olacaktır. Yüzyılın temsilcilerinin şiir örnekleri, aşağıdaki antolojilerde yer almaktadır.
Aşağıda tanıtılacak olan âşıklarımız hakkında yeterli bilgi bulunamamıştır. Elde edilen bilgiler verilirken şairnamelerde kendilerine yer verilip verilmediği konusu ve şiirlerinden çıkarılabilecek tarih bilgileri sunulacaktır.
ÂŞIK
Sultan IV. Murad (1623-1640)’ın boğdurulan musahibi Musa Çelebi üzerine bir şiir söylemiştir. Âşığın bu şiirine Sultan’ın nazire yazmasından hareketle onun 1041/1631 yılında hayatta olduğunu çıkarabiliyoruz. Bir başka şiirinde de I. İbrahim’in Girit seferi (1645) anlatılmaktadır.
Kuloğlu, Âşık Ömer ve Gevheri’nin Âşık’a nazireler yazmasına / söylemesine bakılırsa, yüzyılın önde gelen âşıklarındandır. Âşık’ın bazı şiirleri bestelenmiş ve musikî meclislerinde okunmuştur.
Şiirlerinin dili duru olmakla birlikte, üslupta divan şiirinin az da olsa etkisi görülmektedir. Şiirlerinde aşk, gurbet, ölüm, kahramanlık, savaş, vb. gibi konuları işlemiştir.
Âşık’ın şiirleri üzerinde Sadedin Nüzhet Ergun çalışmıştır.
ÂŞIK HALİL
Âşık Ömer, Hızrî, vb. tarafından yazılan şairnâmelerden öğrendiğimize göre Bursalıdır. Âşık Ömer, ayrıca onun dilinin duruluğundan da söz etmektedir.
Bursalı Halil’de sâdedir lisân
Güzel medh etmede yok ona akran (Ergun 1936: 433).
Dili sade olan âşık, kafiye konusunda oldukça hassastır. Klasik edebiyattan uzak kalmış, geniş halk kitlelerince tanınmış ve sevilmiştir. Şiirleri aynı mahlası kullanan bir başka Bursalı Âşık Halil ile karıştırılmıştır.
Âşık Halil’i edebiyat dünyasına Fevziye Abdullah Tansel ve Hasan Eren tanıtmıştır.
Sun’î’nin Tekerleme’sinde de ondan söz edilmektedir.
BENLİ ALİ
1664 yılında Fransızların Cezayir’e yaptıkları baskını anlatan şiirinden hareketle, yaşadığı yüzyılı tespit edebiliyoruz.
Sun’î’nin Tekerleme’sinde balıkçı olduğundan söz edilmekte, Hızrî’nin şairnâmesinde de adı geçmektedir.
GAZİ ÂŞIK HASAN
Tameşvarlı olduğu bilinen âşığımızın şiirleri ve hayatı, dinî-tasavvufi Türk halk şairlerinden Hasan Dede ile karıştırılmıştır. Bu sebeple hem hayatı hem de şiirleriyle ilgili birçok sorun vardır.
Ordu şairi olan âşık, seferler sırasında söylediği şiirlerle tanınmakta ve Hasan Dede’den bu yönüyle kolaylıkla ayrılabilmektedir. Budin’le ilgili olarak söylediği şiir toplumun her kesimi tarafından beğenilmiş, böylece geniş kitleler arasında tanınmıştır. Sultan II. Mustafa (1695-1703) tahta çıkışının ilk yılında (22 Eylül 1695) Lugoş Kalesi’ni fethettiğinde Âşık Hasan’ı huzuruna kabul etmiştir. Ayrıca kendisine 40 akçe emekli maaşı bağlandığı, iki yılda bir hacca gittiği, dönüşte Tameşvar yöresinde Tuna yakınlarındaki bir köye yerleştiği ve 1699 yılından sonra öldüğü hakkındaki bilgilerimizdendir.
Şiirlerinin büyük çoğunluğuna ulaşılamamıştır. Elde olanlarda ise kahramanlık konusu işlenmiştir. Şiirlerinden hareketle, dilinin duru ve anlaşılır olduğunu söyleyebiliriz.
KÂTİBÎ
Hayatı hakkındaki bilgilerimiz yok denecek kadar azdır. Ordu şairlerindendir ve asıl adı Osman’dır. 1635 İran ve 1638 Bağdat seferlerine katıldığı için, XVII. yüzyıl âşığı olduğunu tespit edebiliyoruz. Çeşitli kaynaklarda Sultan IV. Murad’a olan yakınlığından söz edilmektedir.
Hem hece hem de aruz vezniyle yazmış / söylemiştir. Bunlardan hece ile yazdıklarında / söylediklerinde daha başarılıdır. Diğer âşıklar gibi Kâtibî de şiirlerinde aşk, tabiat, sevgili, gurbet, ayrılık ve kahramanlık konularını işlemiştir. Koşma ve semailerinin dili durudur.
Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nde; Âşık Ömer ve Sun’î’nin şairnâmelerinde adı geçmektedir. Hızrî ve Gubarî’nin şairnâmelerinde geçen Kâtibî’nin ise şairimiz olup olmadığı bilinmemektedir.
KAYIKÇI KUL MUSTAFA
Doğum ve ölüm tarihi bilinmemektedir. Ancak Murat Reis’in (1609) ölümü üzerine söylediği bir şiirinden hareketle, XVI. yüzyılın son çeyreğinde doğduğunu söyleyebiliriz. Birçok sefere katılan âşık, bir ordu şairidir. Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nde Kayıkçı Mustafa ve Kayıkçılar Mustafası’ndan ard arda söz edilir. Birincinin Kayıkçı Kul Mustafa olma ihtimali yüksektir.
Duru bir dile ve akıcı bir üsluba sahiptir. Başta Gevherî olmak üzere, pek çok şair tarafından takdir edilmiştir.
KOROĞLU
Hayatı hakkında bilgilerimiz yok denecek kadar azdır. Şiirleri büyük ölçüde XVI. yüzyılda yaşadığı zannedilen Köroğlu ile karışmıştır. Onunla ilgili tek belge, Davut Paşa’yı idamdan kurtarmak isteyen yeniçeriler arasında yer almasıyla ilgili olandır.
Çöğür çalmadaki becerisi ve sade bir dille şiir söylemesiyle dikkatleri çekmiştir.
KULOĞLU
Asıl adı Mustafa olan âşığın hayatı hakkında bilgimiz, yok denecek kadar azdır. Köroğlu ,Dadaloğlu ve Kuloğlu ile ilgili bir kitap hazırlayan Cahit Öztelli’ye göre Sultan IV. Murad (1623-1640)’a yakın olan şair, Sultan’ın ölümünden sonra Cezayir’e sürülmüş, Sultan İbrahim’in ölümünden sonra ise (1648) İstanbul’a dönmüştür. Tarihçi Naima’ya göre, Sultan II. Osman’ı öldüren Davut Paşa’yı, cellâtların elinden kurtarmıştır.
Hem hece hem de aruzla yazılmış şiirleri vardır. Dönemine göre dili durudur. Şiirlerinde aşk ve kahramanlık konularını işlemiştir.
Şairnâme sahibi Sun’î’ye göre “şakıyan bir bülbül”, Âşık Ömer’e göre de “nâm ü nişânı” belli olan bir saz şairidir. Evliya Çelebi, Seyahatnâmesi’nde Kuloğlu’nu çağının ünlü âşıkları arasında saymaktadır.
ÖKSÜZ ÂŞIK
Asıl adı Ali’dir. XVI. yüzyıl şairlerinden Öksüz Dede ile karıştırılmıştır. Öksüz Âşık, bu sebepten daha geç tanınmıştır. Âşık Ömer’in Şairnâmesinde adı geçmektedir. Ayrıca Tuna Nehri ile ilgili şiir yazması, onun Balkanlarda yaşadığının bir delili olarak düşünülebilir.
Tespit edilen otuz kadar şiirinden hareketle dilinin sade, üslubunun ise samimi olduğunu söyleyebiliriz. Yine bu şiirlerde sevgi konusunu işlemiştir.
SUN’Î
Hayatı hakkında bilgimiz yoktur. 21 dörtlükten ibaret olan Tekerleme’siyle dikkatleri üzerinde toplamıştır. Tekerleme’sinde 106 âşık ve şairden söz etmektedir. Sun’î bu şiirinde kendisinden de söz eder:
Böyle şerh olundu defter-i uşşâk
Sun’î cümlesinin bir taht-gâhı (Sakaoğlu 1989: 157)
Gubarî’nin şairnâmesinde adı geçmektedir.
ŞAHİNOĞLU
Doğum ve ölüm tarihi hakkında bilgimiz yoktur. Sultan IV. Mehmed (1648-1687)’in tahta çıkışını konu alan şiirinden hareketle, onun yüzyılın ilk çeyreğinde doğduğunu söyleyebiliriz. Ordu şairi olan âşığın bir destanından hareketle, 27 Haziran 1645’te yapılan Girit Savaşı’na da katılmış olduğunu söyleyebiliriz.
Şahinoğlu bazı şiirlerinde Şahin mahlasını da kullanmıştır.
ÜSKÜDARÎ
Asıl adı Ahmed’dir. Mahlasından hareketle İstanbullu olduğu kabul edilir. Ordu şairi olup şiirlerinde döneminin tarihî olaylarına yer verilmiştir.
Şiirlerindeki nasihat ve hikmetleri dikkatlerden kaçmamaktadır.
Üsküdarî’yi Feyziye Abdullah Tansel bilim hayatına kazandırmıştır.
YAZICI
Sun’î’nin şairnâmesinde adının Mustafa, Hızrî’nin şairnâmesinde memleketinin Bursa olduğunu öğrendiğimiz âşığımızdan, Âşık Ömer’in şairnâmesinde Bahr-i Sefid (Akdeniz)’de boğularak öldüğü kayıtlıdır. Yazıcı’nın elimizde bulunan şiirlerinden hareketle, bir ordu şairi olduğunu söyleyebiliriz.
Yüzyılın ünlü âşıkları Âşık Ömer ve Gevherî’ye nazireler yazmıştır.
XVIII. YÜZYIL ÂŞIKLARI VE ÖZELLİKLERİ
Bu yüzyılda divan şiiri alanında Nedîm, Şeyh Galip, Koca Ragıp Paşa, Nahifî, Esrar Dede, Veysî, Seyid Vehbî, Haşmetî ve Fıtnat Hanım yetişmiştir.
Tasavvufî Türk halk şiiri alanında ise Sezaî dikkatimizi çekmektedir.
Bu yüzyılda XVII. yüzyıldaki gibi güçlü âşıklar yetişmemiştir. Yüzyılın âşıkları büyük ölçüde ordu şairidir ve elimizde fazla şiirleri yoktur. Yüzyılın önemli temsilcileri arasında Abdî, Agahî, Ahmet, Ali, Âşık Sait, Bağdadî, Civan, Derunî, Derviş Musa, Halil, Kâmil, Nifarî, Nuri, Hocaoğlu, Hükmî, Kabasakal Mehmet, Kara Hamza, Kâtibî, Kıymetî, Kul Himmet Üstadım, Küşâdî, Levnî, Mağripoğlu, Mahdumî, Mecnunî, Nurî, Nakdî, Neşatî, Ravzî, Sadık, Said, Seferlioğlu, Sırrı, Süleyman, Şem’î, Şermî, Talibî, Vartan, vb. sayılabilir.
Yüzyılın âşıkları hakkında pek bilgimiz yoktur. Bu sebepten âşıkların hayatları hakkındaki bilgiler, cönklerde yer alan âşıkla ilgili şiirden çıkarılmaktadır.
Bu yüzyılın âşıkları genellikle hece vezniyle şiirler yazmışlardır. Bunun yanında az da olsa aruzla yazılmış şiirlerin varlığı da dikkatlerden kaçmamaktadır.
Yüzyılda Anadolu’nun dışında imparatorluğun hâkim olduğu diğer coğrafyalarda da âşıklar yetişmiştir.
Yine bu yüzyılda yaşamış veya yaşadıkları kabul edilen âşıkların hayatları etrafında oluşan halk hikâyeleri yok denecek kadar azdır.
XVIII. YÜZYIL ÂŞIKLARI VE ÖNEMLİ TEMSİLCİLERİ
Yüzyılımız yetiştirdiği âşıklar açısından âdeta bir duraklama dönemi havasını vermektedir. XVII. yüzyıldaki başarılı âşıkların yerini âdeta geleneği zorla yürütmeye çalışan onlarca âşık almıştır. İçlerinde XVII. yüzyıl ile karşılaştırılabilecek güçte bir âşığımız yoktur. Bunun sonucu olarak yüzyılın âşıkları alfabe sırasına göre haklarında bulunabilen bilgilerle tanıtılmaya çalışılacaktır.
ABDÎ
1166/1752 yılında Mekke’ye gidip üç yıl kaldıktan sonra döndüğünü göz önüne aldığımızda, yüzyılın ilk çeyreğinde doğduğunu söyleyebiliriz.
Sun’î, şairnâmesinde Abdî’nin Şarkî ile birlikte Bağdat’a şan veren bir şair olduğunu söylemektedir.
XVII. yüzyılın ünlü âşıkları Âşık Ömer ve Gevherî’nin etkisinde kalmıştır. Hece vezninin yanı sıra aruzla yazdığı şiirleri de vardır.
ÂGÂHÎ
Bulunan bir cönkte XVIII. yüzyıla kadar olan âşıkların adı geçtiği için, Âgâhî de bu yüzyılın âşığı olarak kabul edilmektedir. Hızrî’nin şairnâmesinde adı geçen Âgâhî’nin âşığımızın olabilme ihtimali yüksektir.
ÂŞIK AHMED
Avusturyalıların Bosna’ya yaptıkları seferle ilgili olarak yazdığı bir destandan hareketle (1737), XVIII. yüzyıl âşığı olduğunu söyleyebiliriz.
ÂŞIK ALİ
1714 yılında Nasuh Paşa’nın öldürülmesi üzerine söylediği şiirden hareketle, yaşadığı dönemi belirleyebilmekteyiz.
ÂŞIK BAĞDADÎ
Bağdadî mahlasını almasından dolayı âşığın Bağdatlı olduğunu söyleyebiliriz. Bağdadî şiirlerinde III. Selim (1761-1808)’den saygı ile söz etmektedir.
ÂŞIK DERÛNÎ
Elimizde bulunan bir destanındaki olaylardan hareketle, 1799’da hayatta olduğunu söyleyebiliriz.
ÂŞIK HALİL
III. Selim (1761-1808) döneminde yaşayan âşık Bursalı’dır. Hece ile yazdıklarının yanı sıra, aruzla yazılmış şiirleri de vardır. Ömrünün sonuna doğru yazdığı şiirlerinde dinî ve tasavvufî konuları işlemiştir.
Şairnâmelerde Âşık Halil’den söz ediliyorsa da, mahlaslar karıştığı için bunun hangisi olduğunu tespit etmek zordur.
ÂŞIK NİGÂRÎ
Fuad Köprülü Konyalı olabileceğinden söz eder. Bir destanında 1807 yılındaki bir isyanı işlemesinden dolayı, XVIII. yüzyılda yaşadığını tespit edebiliyoruz. Destandaki tasvirlere bakılacak olursa, Nigârî bu isyana katılmış olabilir.
ÂŞIK RAVZÎ
Elimizde bulunan destanında Ruslarla yapılan savaştan (1711 veya 1713) söz etmesiyle, yaşadığı yüzyılı tespit edebiliyoruz.
ÂŞIK SADIK
1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşları üzerine söylediği bir destanından hareketle, yaşadığı yüzyılı tespit edebiliyoruz.
Gubarî’de yer alan “Sâdıkî, sohbeti sürdi safâyı” mısraından, rahat bir hayat yaşadığını söyleyebiliriz
HOCAOĞLU
Nasuh Paşa’nın idamı (1714) üzerine söylediği şiirinden hareketle, yaşadığı yüzyılı tespit edebiliyoruz. Yine bir şiirinden hacca gittiğinin anlıyoruz.
Hızrî’nin şairnâmesinde adı geçmektedir.
HÜKMÎ
Nasuh Paşa’nın idamı ile ilgili bir destan yazmıştır. Bu destandan hareketle onun 1714 yılında hayatta olduğunu söyleyebiliriz.
Hızrî’nin şairnamesinde üç âşıkla birlikte, “ârifan” olarak tanıtılmaktadır.
KABASAKAL MEHMED
Niş Kalesi’nin Ahmed Paşa tarafından geri alınması (20 Ekim 1737) üzerine söylediği destandan hareketle, yaşadığı yüzyılı tespit edebiliyoruz.
KIYMETÎ
Elimizde bulunan iki şiirinde geçen 1133 / 1721 ve 1135 / 1723 tarihlerinden hareketle, yaşadığı yüzyılı belirleyebiliyoruz.
Sun’î’nin âşıktan, “Çalup almasından hoşdur Kıymeti” şeklinde söz etmesi, onu beğendiğinin bir kanıtıdır.
KÜŞÂDÎ
Fuad Köprülü, 1810 yılıyla ilgili bir olayı anlatan destanından hareketle, XVIII. yüzyılın sonunda yaşadığını belirtmektedir.
Hızrî’nin şairnâmesinde adı geçmektedir.
LEVNÎ
XVIII. yüzyılın en önemli âşığıdır. Edirneli olan âşığın asıl adı Abdülcelil Çelebi’dir. Levnî âşıklığının yanı sıra ressamlığı, minyatür ustalığı ve hattatlığı ile de dikkati çekmektedir. Atalarsözü Destanı ve Selanik-İstanbul yolculuğunu konu alan Tekerleme’si türünde ilk örnekler olması bakımından önemlidir. Edirne’den İstanbul’a göç eden Levnî, 1733 yılında burada vefat etmiştir.
Âşık Ömer’in resmini yapmasına bakılırsa, âşıklarla dostluk içerisindedir. Levnî mahlası ise renk dünyasını işaret etmektedir.
Hızrî’nin şairnâmesinde Levnî’den söz edilmektedir.
NAKDÎ
Ordu şairi olan Nakdî’nin şiirlerinde işlenen olaylardan hareketle, onun XVIII. yüzyılın ikinci yarısında yaşadığını tahmin edebiliriz.
Hem hece, hem de aruz vezniyle yazılmış şiirleri vardır.
Gubârî, şairnâmesinde bazı şairlerin adlarını saydıktan sonra “Bunları fehm itmez Nakdi, Nikbetî” demektedir.
SEFERLİOĞLU
Şiirlerinden hareketle bir ordu şairi olduğunu tahmin ediyoruz.
Hem hece, hem de aruz vezniyle yazılmış şiirleri vardır.
SIRRÎ
Kütahyalı olan Sırrî, XIX. yüzyılın başında hayattadır. Şiirlerinde çok farklı konuları işlemiştir. Oğluna ağıt, kahveci destanı, memleket güzellemeleri ve koşmaları yazmıştır. Hece vezninin yanında aruz vezniyle de şiirleri vardır.
ŞERMÎ
Safâî ve Sâlim tezkirelerinden öğrendiğimize göre; asıl adı Ali olan âşık Üsküdarlı’dır. Ordu şairidir ve 1715 yılında Mora Seferi sırasında ölmüştür. Bir koşması bestelenmiştir. Fuad Köprülü’ye göre yüzyılın önde gelen âşıklarındandır.
Gubârî’de “şekerbâr” olarak nitelendirilmekte, Hızrî’de ise sadece adı geçmektedir.
TALİBÎ
XVIII. yüzyılın ortalarında Tokat ilinin Zile ilçesinde doğmuş ve 80 yaşlarında (1813) burada vefat etmiştir. Turhal şeyhi Mustafa Efendi’nin halifesi olan Talibî’nin imparatorluğun başkenti İstanbul’da kabul görmesine bakılırsa, döneminin ünlü âşıkları arasındadır.
Zileli Fedâî, Raşid ve Es’ad onun çıraklarıdır. Dinî ve tasavvufî şiirlerin yanı sıra, lirik şiirler de yazmıştır. Gubarî’nin şairnâmesinde adı geçmektedir.
XVII. YÜZYIL ÂŞIKLARI VE ÖZELLİKLERİ
Bu yüzyılda divan şiiri alanında Nef’î, Nabî, Şeyhülislam Yahya, Şeyhülislam Bahaî, Neşatî, Rasih, Nev’izade Ataî, Haletî, vb. gibi şairler yetişmiştir.
Tasavvufî Türk halk şiiri alanında ise Aziz Mahmud Hüdaî, Niyazi Mısrî vb. aklımıza gelen adlardan bazılarıdır.
Bu yüzyılda yetişen âşıklar toplumun her kesimini temsil etmektedirler. Karaca Oğlan göçebe, Âşık Ömer ve Gevherî şehir, Kul Deveci, Kul Mehmet ve Kul Süleyman ise ordu muhitinde yetişmişlerdir.
Bu yüzyıl âşık edebiyatının en güçlü olduğu dönemdir. Âşık, Âşık İbrahim, Âşık Mustafa, Âşık Ömer, Benli Ali, Bursalı Halil, Edhemî, Demircioğlu, Ercişli Emrah, Eroğlu, Gedayî, Gevherî, Hakî, Haliloğlu, Kâmilî, Karaca Oğlan, Kâtibî, Kâtip Ali, Keşfi, Kayıkçı Kul Mustafa, Koroğlu, Kul Deveci, Kul Süleyman, Kuloğlu, Öksüz Âşık, Piroğlu, Sun’î, Şah Bende, Şahinoğlu, Şermî, Tameşvarlı Âşık Hasan, Türabî, Üsküdarî, Yazıcı, Zaifî, vb. âşık şiirinin başlıca temsilcileridir.
XVII. yüzyılda yetişen âşıkların şiir sayısı XVI. ve XVIII. yüzyıl âşıklarına göre çok daha fazladır. Bu da toplumun âşıkları kabullenmesiyle ilgili olmalıdır. Bugün Türk okuyucusu XVI. yüzyıldan bir tek âşığı bilmezken, XVII. yüzyılda yetişenler daha geniş bir coğrafyada tanınmaktadır.
Türk âşık şiirinin ilkleri de bu yüzyılda görülmektedir. Âşık Ömer şairnâme türünün ilk örneğini vermiştir. Bu şairnâmenin yardımıyla Bursalı Halil’in dilinin sade olduğunu, Yazıcı’nın Bahr-i Sefid’de (Akdeniz) boğularak öldüğünü, Kuloğlu’nun pek şöhretli olduğunu, Öksüz Âşık’ın şiirlerinin bal gibi tatlı olduğunu öğreniyoruz.
Sun’î’nin Tekerleme adlı şairnâmesinden Benli Ali’nin balıkçı olduğunu, Abdî’nin ise Bağdat’a şan verdiğini belirleyebiliyoruz.
Bu yüzyılın âşıkları hece vezninin yanında aruz vezniyle de şiirler yazmışlardır. Hatta âşıklar arasında divan sahibi olanları bile vardır.
XVII. yüzyılda yaşayan âşıklar; koşma, destan ve semai türlerinin yanı sıra, aruzlu türlerden divanî, semai, kalanderi, vb. dallarında da eserler vermişlerdir.
XVI. yüzyıldan itibaren âşıkların hayatları etrafında oluşan halk hikâyeleri, bu yüzyılda oluşumunu devam ettirmiştir. Yaşayan bir âşık olan Ercişli Emrah, âşıklığından daha çok Ercişli Emrah ile Selvi Han adlı halk hikâyesi ile öne çıkmıştır. Karaca Oğlan’ın hayatı etrafında ise bir bölümü daha sonra olmak üzere efsane ve halk hikâyesi oluşmuştur.
Bu yüzyıl âşıkları şiirlerinde siyasî olayları ve kavgaları da işlemiştir: Kuloğlu, Kayıkçı Kul Mustafa, vb. bu âşıklardandır.
XVII. YÜZYIL ÂŞIKLARI VE İZ BIRAKAN TEMSİLCİLERİ
Aşağıda, XVII. yüzyılda yaşayan âşıklardan; Âşık Ömer, Ercişli Emrah, Gevheri ve Karaca Oğlan geniş bir şekilde tanıtılacaktır. Aynı yüzyılda yaşayan diğer âşıkların ise alfabetik olarak kısa özgeçmişleri, verilecektir.
ÂŞIK ÖMER
Doğum ve ölüm tarihleriyle ilgili bilgiler sağlıklı değildir. Ömer’e Konya ilinin Hadim ilçesinin Gözleve (Korualan) köyü, Aydın ili ve Kırım’da Gözleve (Eupatoria) adıyla bilinen yerleşim birimi sahiplenmektedir. Çünkü üç yerde de Gözleve adlı yerleşim birimleri vardır:
Sıfât-ı aslımız beyân edelim
Bizim meskenimiz serhad elidir
Zât-ı cemîlemiz iyân edelim
Vatan-ı aslîmiz Aydıneli’dir
Adlî’yim mahlâsım Vehbî okunur
Kemâlât-ı aşkım kisbî okunur
Vezn-i suhanımız hasbî okunur
Tehi sanman Ömer Gözleveli’dir ( Ergun 1936: 5)
Kırım’da Gezleve adıyla bilinen Karadeniz sahilindeki köyde Âşık Ömer’le ilgili rivayetlere rastlanmamaktadır. Bununla beraber Kırım Türkleri, Âşık Ömer’e daima sahip çıkmışlardır. Kırım Türkleri arasında onun şiirleri bestelenmiş, geçmişte meclislerde okunmuş, günümüzde ise okunmaya devam etmektedir. Hatta 1944 Sibirya sürgününde yanlarında götürdükleri birkaç eserden birisi de Âşık Ömer Divanı’dır. Bu yüzden Âşık Ömer’in Divan’ı, Özbekistan’ın başkenti Taşkent’te kiril harfleriyle yayımlanma şansını bulmuştur.
Saz şiiri araştırmalarında onun Aydınlı olduğundan söz ediliyorsa da, şimdiki bilgilerimiz ışığında bunu doğru kabul etmek zordur. Kaldı ki özellikle İç Anadolu’da, Konya ve çevresinde Aydın adı bir ile değil Ege Bölgesi’ndeki birkaç ilimizi içine alan alana işaret etmek için kullanılır.
Konya ilinin Hadim ilçesinin Gözleve köyünde yapılan şenliklerde Âşık Ömer de anılmaktadır. Bununla beraber Âşık Ömer ve şiirlerinin Türkiye’de Kırım’daki kadar geniş bir çevrede kabul gördüğünü söylememiz mümkün değildir. Konya Mevlâna Müzesi’nde bulanan 366 varaklık divanında 1242 şiirinin bulunması, yine bölgede tespit edilen cönklerdeki Âşık Ömer şiirlerinin fazlalığı onun Konyalılığını kuvvetlendiriyorsa da, buna temkinli yaklaşmak gerekir. Âşık Ömer, Karaca Oğlan’dan sonra ünü bütün Türk dünyasına yayılmış ve Türk dünyasının ortak âşığı sıfatını kazanmış birkaç şahsiyetten birisidir.
Üsküdarlı Hasib’in Risale-i Vefayât adlı eserinde Âşık Ömer’in ölüm tarihi 1707 olarak verilmektedir; mezarı İstanbul’dadır.
Elde bulunan şiirlerinden hareketle Âşık Ömer’in bir ordu şairi de olduğunu söyleyebiliriz. Divan’ındaki şiirleri arasında savaşları konu edinenlerin sayısı azımsanmayacak ölçüdedir. Yine bu şiirlerden öğrendiğimize göre Ömer, Osmanlı-Rus savaşlarına katılmıştır.
Ger kanaldansa karınca irüşür elbet zevâl
El’aman çağırdı cümle ol lâin-i bed fiâl
Ey Ömer lûtfetti İslâm leşkerine Zülcelâl
Hak Taâlâ Moskov’un fethin müyesser eyledi (Ergun 1936: 10)
Şiirlerinden hareketle Bursa, Varna, Sakız, Tunca, İstanbul, Bağdat ve Sinop gibi yerleşim merkezlerini gezmiş olabileceğini tahmin edebiliriz.
Şiirlerinde IV. Mehmed (1642-1693)’den itibaren Osmanlı İmparatorluğunun dört padişahından söz eder. Bunlar arasında II. Ahmet (1643-1691)’in ayrı bir yeri vardır.
Âşık Ömer medrese öğrenimi görmüş bir âşıktır. Sarf, nahiv, mantık, meâni, Arapça, Farsça, tefsir ve dürer okumuştur. Âşık Ömer’in yine şiirlerinden hareketle Hafız Divanı’nı, Sadî’nin Bostan’ını, Mevlâna’nın Menevisi’ni okuduğunu söyleyebiliriz. Hem medrese öğrenimi görmesine hem de Hafız Divanı’nı, Bostan’ı ve Mesnevi’yi incelediğini söylemesine bakılırsa; iyi derecede Farsça bildiği sonucunu da çıkarabiliyoruz.
Bir mısraında, “Arabî, Farsü bilmeyen dile minnet eylemem.” dediğine göre bakılırsa, Farsçanın dışında Arapçayı da bilmektedir.
Ömer’in şiirlerinin bazıları klasik formda bestelenmiş olup günümüzde bile musiki meclislerinde okunmaktadır.
Âşığımızın Divan’ı incelendiğinde hem hece, hem de aruz vezniyle şiirler yazdığı görülmektedir. Divanının hem matbu hem de yazma nüshaları vardır. Ayrıca, pek çok cönkte yine onun şiirlerine rastlanılmaktadır.
Birinci ünitede üzerinde durduğumuz mahlasların karışması durumu, Âşık Ömer için de geçerlidir. Ömer mahlaslı başka âşıkların da olması onun şiirlerinin karışmasına sebep olmuştur. Âşık Ömer, şiirlerinde Ömer mahlasının dışında, Derviş Nihanî ve Adlî mahlaslarını da kullanmıştır. Ömer mahlaslı 10 kadar âşığın olmasından hareketle, bunların şiirlerinin âşığımızın şiirleriyle karıştığını ileri sürenler de vardır.
Ömer’in Türk şiirine getirdiği yeniliklerden birisi de 58 dörtlükten oluşan şairnâmesidir. Bu şiirde döneminden önce ve zamanında yaşamış olan 47 âşığın (Âhî, Bağzade, Dağlı Mustafa, Deli Balta, Emirzade, Gedayî, Halil (Bursalı) Karaca Oğlan, Kâmil, Kâtibî, Köroğlu, Kuloğlu, Meylî, Öksüz Âşık, Sipahî, Yazıcı, Yegânî, vb.) yanı sıra 88 şairden de söz etmektedir. Ömer’in Şerifî adlı bir şairden övgü ile söz etmesi, araştırıcıları Şerifî’nin onun ustası olduğu düşüncesine yöneltmiştir. Safayî tezkiresinde Şerifî’nin Kırımlı olduğu ve öğrenimini tamamladıktan sonra Rumeli’ye gittiğinden söz edilmektedir.
Şerîfî değil mi cümleye üstad
Ol değil mi bizi eyleyen irşâd (Ergun 1936: 433)
Ömer’in İstanbul ve semtlerini anlatan destanı da ünlüdür. O, ayrıca hayvanlarla ilgili uzun destanlar da yazan bir âşıktır.
Âşık Ömer’in gördüğü öğrenim ve yaşadığı çağda Arapça ve Farsçanın etkisi dilinin süslü olmasına yol açmıştır. Şiirlerinin büyük çoğunluğu aruz, bir kısmı da hece vezniyledir. Yine şiirlerinden hareketle Nesimî, Ahmed Paşa, Fuzulî, Bakî ve Nef’î gibi şairlerin az da olsa etkisi altında kaldığını söyleyebiliriz. Onların şiirlerine nazireler yazması; gazel, murabba, kalenderi, satranç, müstezad gibi şekillerin örneklerini vermesi bu görüşümüzü kuvvetlendirmektedir. Ayrıca Ahmed Paşa, Fuzulî ve Ataî gibi şairlerin şiirlerine nazireler de yazmıştır.
Âşık Ömer’in şiirlerine ise Âhu, Levnî, Rûhî, Siyâhî ve Şevkat gibi şairler nazireler yazmışlardır. Ayrınca XX. yüzyıl âşıklarından Bardızlı Nihanî de onun için bir mehdiye söylemiştir.
O, şiirlerinde; aşk, tabiat ve sevginin yanında kahramanlık ve tasavvuf konusunu da işlemiştir.
Âşık Ömer’in adı kendisinden sonra şairnâme yazan Gubarî ve Hızrî’de geçmektedir. Ayrıca Sivaslı âşıklar Ruhsatî (XIX: yüzyıl), Feryadî, Emsalî, İsmetî, Noksanî ve Talip Kılıç (XX. yüzyıl) şairnâmelerinde Âşık Ömer’den söz ederler.
DERDE
Dedi bir pir bana pişman olursun
Razın açma Hüda’dan gayrı ferde
Vücudun şehrine sultan olursun
Sabredersen Eyyüp misali derde
Sanma isteyenler murada ermez
Kimsenin ettiği yanına kalmaz
Zalimin zulmune Hak kail olmaz
Ya mazlumun ahı kalır mı yerde
İste muradını Bârî Huda’dan
Bekle tevekkülü geçme rızadan
Yakar Arş u Kürs’ü geçer semadan
Feryad-ı garibe olur mu perde
Felek camlar sundu semler alursun
Kurtulmaz ebedî gamda kalursun
Namerde yâr olma namerd olursun
Merd olursun yâr ol merd oğlu merde
Ömer köpeklerin olsun dil bağı
Tevekküle bend et can ile teni
Gam çekme murada erdirir seni
Biçare devletin var ise serde (Ergun 1936: 32-33)
ERCİŞLİ EMRAH
Doğum ve ölüm tarihi hakkında elimizde bilgi yoktur. Hatta 1930’lu yıllara kadar Ercişli Emrah’ın varlığından bile haberdar değildik ve bunun sonucu olarak da Ercişli Emrah’ın şiirleri Erzurumlu Emrah’a mal edilmiştir. Bugün hayatı hakkındaki bilgiler, hayatı etrafında oluşan Ercişli Emrah ile Selvihan Hikâyesi ile bir iki küçük belgeye dayanmaktadır. Hikâye anlatıcısı meddah, âşık ve halk hikâyecilerinin anlattığına göre o, âşık bir babanın çocuğudur ve pir elinden bade içmiştir.
Ölümü ile ilgili bilgiler de yine hayatı etrafında oluşan hikâyeden ve son yıllarda yapılan araştırmalardan elde edilmiştir. “Erciş kurbünde [yakınında] yetişmiş derd-i yâr ile bağrıyanık Karakoyunlu âşıklarındandır.” (Sakaoğlu 1987: 19) Bu kısa bilgi onunla ilgili en güvenilir kaynaktır.
Onu, Fuad Köprülü gün ışığına çıkarmıştır. Ercişli Emrah’la ilgili ilk araştırmayı ise, Murat Uraz yapmıştır.
Araştırıcılar, iki Emrah’ın şiirlerinin ayırt edilmesi hususunda, ortaya bazı ölçütler koymuşlardır. Buna göre;
Erzurumlu Emrah’ta divan şiirinin etkisi görülür; oysa Ercişli’nin şiirleri bütünüyle halk şiiri tarzındadır.
Erzurumlu Emrah’ın medrese öğrenimi görmüş olmasına karşılık, Ercişli’nin öğrenim durumu hakkında bilgimiz yoktur; ancak babası da âşık olduğu için, onun sınırlı da olsa eğitim aldığını söyleyebiliriz.
Ercişli Emrah’ın badeli olmasına karşılık, Erzurumlu bade içmemiştir.
Ercişli; din, tasuvvuf, ezel, ebed, varlık, yokluk, bu dünya, öbür dünya gibi kavramlarla hiç ilgilenmemiş, bütünüyle bu dünyanın adamı olmuştur. Erzurumlu ise din ve tasavvuf konularıyla da ilgilenmiştir.
Erzurumlu medreseye devam ettiği için halk şiiri türlerinin yanında divan, kalenderî, semaî ve gazel gibi türlerde de yazmıştır. Onu bu yönüyle bir âşıktan daha çok “kalem şairi” sayabiliriz. Ercişli Emrah ise aruzu bilmemektedir, şiirlerinin tamamını hece vezni ile söylemiştir.
Erzurumlu Emrah, Nakşibendî tarikatinin Halidiye koluna bağlıdır. Bu sebepten yukarıda da belirttiğimiz gibi ezel-ebed ve tasavvuf konuları, şiirlerinde sıklıkla işlenmiştir. Ercişli Emrah’ın ise herhangi bir tarikatle bağı yoktur.
Erzurumlu Emrah’ın özellikle aruzla yazdığı şiirleri yabancı tamlamalarla, Arapça ve Farsça asıllı kelimelerle doludur. Ercişli’nin şiirlerinde ise Azerbaycan Türkçesi ve Van’ın Erciş ilçesinin ağız özellikleri görülür.
Ercişli Emrah araştırıcıları onun bütün şiirlerine ulaşamamışlardır. Erzurumlu Emrah’ın ise elimizde divanı bulunmaktadır. Ercişli Emrah’ın şiirleri Erzurumlu Emrah’ın dışında Karaca Oğlan, Bayburtlu Zihnî ve Develili Seyrânî ile de karışmıştır.
Ercişli Emrah’ın hayatı etrafında oluşan Ercişli Emrah ile Selvihan Hikâyesi sevda konulu hikâyelerdendir. Oysa Erzurumlu Emrah’ın hayatı etrafında böyle bir hikâye oluşmamıştır.
Ercişli Emrah’ın şiirlerinde Van Erciş’ten Saat / Sahat Çukuru (Iğdır) ve İran’a doğru bir yolculuk söz konusu iken, Erzurumlu’da Karadeniz sahillerinden Çankırı, Konya, Niğde, Sivas ve Tokat’a doğru bir yolculuk işlenmiştir.
Ercişli Emrah’ın mezarının Erciş’te olduğu rivayetlere dayanırken; Erzurumlu’nun mezarı, Tokat’ın Niksar ilçesindedir.
Ercişli Emrah’ın elimizdeki şiirleri 150 kadardır; Erzurumlu’da ise bu sayı çok daha fazladır.
Bütün bu hususlar da Ercişli Emrah’ın şiirlerinin çok azının cönklerde olmak üzere, daha çok sözlü kaynaklarda tespit edildiğini göstermektedir.
Ercişli Emrah’ın elimizde bulunan şiirlerinde aşk, tabiat, sevgili ve gurbet gibi konular işlenmiştir.
Onun şairliğini Ali Saracoğlu ve Saim Sakaoğlu etraflıca incelemişlerdir. Hayatı etrafında oluşan Ercişli Emrah ile Selvihan Hikâyesi ise Muhan Bali tarafından değerlendirilmiştir.
Bugün Doğu Anadolu Bölgesi’ndeki âşıklar Ercişli Emrah’ın hikâyesini anlatmanın yanı sıra, şiirlerini de ezbere bilmektedirler.
Ercişli Emrah, doğup büyüdüğü Erciş ilçesinde değişik zamanlarda düzenlenen bilimsel toplantı ve törenlerde çeşitli yönleriyle değerlendirilmiştir.
UCALANMIŞ
Dedim dilber ne melilsin
Dedi ürek parçalanmış
Dedim dilber kaddin elif
Dedi boyum ucalanmış
Dedim dilber bu ne haydır
Dedi benim kaşım yaydır
Dedim dilber üzün aydır
Dedi on beş gecelenmiş
Dedim dilber üzün mahı
Dedi menim hublar şahı
Dedim ağlatma Emrah’ı
Dedi neynim kocalanmış (Sakaoğlu 1987: 147)
GEVHERÎ
Doğum ve ölüm tarihi hakkında bilgimiz yoktur. Pek çok kaynakta adının Mustafa veya Mehmed, memleketinin ise Kırım veya İstanbul olduğu kayıtlıdır. Görevi gereği İstanbul’un dışında Bağdat, Şam ve Rumeli’yi gezdiği de belirtilmektedir. Ordu şairi olmasının yanı sıra, divan kâtipliği de (İstanbul, Bursa ve Rumeli) yapmıştır. Cahit Öztelli onun Avusturya seferine katıldığından söz ediyorsa da, Şükrü Elçin bu seyahatin gerçekleştiği görüşüne katılmamaktadır.
Gevherî’nin hayatıyla ilgili bazı kaynaklar aşağıda verilmiştir:
Evliya Çelebi Seyahatnâmesi: Eserde Gevherî’nin saz çalışını övülür. Ayrıca IV. Murad (1612-1640)’ın seferlerine katıldığından da söz edilir.
Ali Ufkî (XVII. Yüzyıl), Mecmûâ-i Sâz ü Söz: Eserde, âşığın iki koşmasına yer verilmiştir.
Âşığımızın Köprülü Fazıl Ahmet Paşa’nın Uyvar Seferi (1663) ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın II. Viyana Kuşatması (1683) üzerine söylemiş olduğu şiirler de vardır.
İbrahim Naimeddin, Hadîkatü’ş- şuhedâ: Eserde adlı eserinde,“... meşhur Gevherî şair ol esnâda Egre’de bulunup bâlâ-yı risâlede yazılan mersiyesini nazm eylemiştir.” (Elçin 1984: 15) cümlesine yer verir.
Sun’î (XVII. yy.) ve Hızrî (XVIII. yy.)’nin şairnâmeleri’nde Cevherî olarak geçen şair Gevherî’den başkası değildir.
Bütün bu hususlar da Gevherî’nin XVII. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşadığı fikrini kuvvetlendirmektedir.
Gevherî’nin Bektaşî olduğu ileri sürülürse de, biz “Bektâşiden ziyâde bektâşî muhibbi saymak bize daha uygun görünüyor.” (Elçin 1984: 16) şeklindeki görüşe katılıyoruz.
Şiirlerinden hareketle medrese öğrenimi gördüğünü söyleyebiliriz. Hem aruz hem de hece vezniyle şiirler yazmıştır. Dili Âşık Ömer’in dili kadar olmasa da ağırdır. Şiirlerinde Arapça ve Farsça kelimelerin fazlalığı dikkatlerden kaçmamaktadır. Hece ile yazdığı şiirleri semaî ve koşma; aruzla yazdığı şiirleri ise divan, kalenderi, gazel, semaî ve müstezat tarzındadır.
Gevherî’nin şiirleri, divanının dışında cönklerde de yer almaktadır. Türkiye ve Avrupa kütüphanelerindeki cönklerde çok sayıda şiiri bulunmaktadır. Çorum ve Bursa’da bulunan yazmalar, divandan ziyade divançe özelliği göstermektedir.
Şiirlerinde aşk, tabiat, sevgili ve ayrılık gibi konuları işlemiştir. Musikî makamlarından olan Gevherî makamı, onun musikîyle ilgilenen bir âşık olduğunu düşüncesini doğurmuştur.
AŞK
Kurtulamam üç nesnenin elinden
Biri firkat biri gurbet biri aşk
Üçü bilmez birbirinin hâlinden
Biri firkat biri gurbet biri aşk
Aşktır beni sevda ile söyleden
Firkattir cevr ile sinem dağladan
Gurbettir gözlerimden kan ağladan
Biri firkat biri gurbet biri aşk
Bahrî gibi ummanları yüzdüren
Mecnun gibi sahraları gezdiren
Ferhad gibi dağlar başın kazdıran
Biri firkat biri gurbet biri aşk
Ben bilirim benim aklım şaşıran
Beni sevdiğimden cüda düşüren
Muhabbet deryasın baştan aşıran
Biri firkat biri gurbet biri aşk
Gevherî der dersim aldım hocadan
Okuyup hatmittim kara heceden
Koç yiğidi pir eyleyüp kocadan
Biri firkat biri gurbet biri aşk (Elçin 1984: 146)
KARACA OĞLAN
Âşığımızın doğum ve ölüm tarihleri kesin olarak bilinmemektedir. Ancak bazı araştırıcılar onun doğum ve ölüm tarihlerini, farklı ve bilimsel olmayan yöntemlerle yaklaşarak, birbiriyle bağlantısı olmayan yıllara bağlamaktadırlar: Doğum tarihi için 1015 (1606), 1045 (1636)’i uygun bulurlarken ölüm tarihi için de 1090 (1679), 1100 (1689) yıllarına işaret etmektedirler.
Asıl adı konusunda da farklı görüşler vardır: Mehmet, Hasan, Halil ve Smayıl (İsmail)! Elbette birini asıl ad olarak seçmekte zorlanacağız.
Daha çok kabul gören görüşe göre o, Adana’nın Feke ilçesinin Göğçeli köyündendir. Ancak, başka il, ilçe ve köylerimiz de ona sahiplenmektedir: Osmaniye-Bahçe-Farsak, Mersin-Mut-Çukur (yeni adı Karacaoğlan), Karaman-Ermenek, Osmaniye-Kadirli-Yusuf İzzettin (Binboğa), Aksaray-Kargın, Gaziantep-Nizip, Kilis-Musabeyli. Ayrıca, bu konuda Türkmenistan, Azerbaycan ve Balkanların da Karaca Oğlan’a sahip çıktıkları unutulmamalıdır.
Karaca Oğlan’ın mezarı ise, tıpkı Yunus Emre’ninki gibi ülkemizin değişik bölgelerine bağlanmaktadır: Yozgat-Sorgun, Karaman-Başdere, Mersin-Mut, Kahramanmaraş-Gazel Yaylası, Osmaniye-Düziçi-Düldül Dağı, Erzurum-Oltu-Zemzem Dağı, Osmaniye-Bahçe-Hodu Yaylası, Mersin-Tarsus.
Karaca Oğlan araştırıcıları birden fazla Karaca Oğlan’ın olduğunu ve bundan dolayı elde bulunan şiirlerin aynı mahlaslı Karaca Oğlanlarla karışmış olabileceğini belirtmektedirler. Bu yüzden burada diğer Karaca Oğlanların da kısaca tanıtılması gerektiğini düşünüyoruz.
Bu yüzyılın Karaca Oğlan’ı ayrıca Güneyli Karaca Oğlan ve Çukurovalı Karaca Oğlan diye de bilinir. Âşığımızla ilgili bazı belgeler vardır. Bu belgelerin başında 1610 Polonya doğumlu Albert Bobowski’nin 1650 yılında yazdığı Mecmûâ-i Sâz ü Söz adlı eseri gelmektedir. Daha sonra Ali Ufkî adını alacak olan Bobobwski Karaca Oğlan’ın iki şiirine ve onların notalarına yer verir.
Meded Allah’ı seversen
Gel imdi dilber gel imdi
Hasretinden ciğerciğim
Delindi dilber delindi (Sakaoğlu 2004: 872)
Çağdaşı olan Gevheri ile sanki karşılıklı olarak şiir söylemişler edasıyla kayıtlara geçen şiirler aslında bir meraklısı tarafından bir araya getirilmekten öte bir değer taşımamaktadır. Şiirlerin veriliş tekniği geleneksel karşılaşma yöntemlerine uymamaktadır. Ancak her iki âşığın da aynı yüzyılda, XVII. yüzyılda yaşadığının güzel bir ifadesidir.
Bu arada Latifi Tezkiresi’nde yer alan, Kar’oğlan türküsün şâir sözünden şeklindeki bir mısradan hareket edenler bu söyleyişi XVII. yüzıyılın Karca Oğlan’ına bağlamaya çalışırlar. Oysa anılan tezkire 1546 yılında yazılmıştır.
Ayrıca, Âşık Ömer’in Şairnâmesi’nde yer alan aşağıdaki dörtlükten hareket eden bazı araştırıcılar oradaki Karaca Oğlan’ı Ömer’in çağdaşı olarak gösterirler. Oysa Karaca Oğlan’ın arasında yer aldığı âşıkların tamamı XVI. yüzyılın âşıklarıdır. Kaldı ki Ömer, adını andığı âşığın ‘eski mesel’ ve ‘ozan’ olduğunu söyleyerek eskiliğini vurgulamaktadır.
Öksüz âşık deyişleri aseldir
Karac’oğlan ise eski meseldir
Ezgisi çağrılur keyfe keseldir
Biz şair saymayız öyle ozanı (Sakaoğlu 2004: 56)
Bütün bu açıklamalardan sonra Karaca Oğlan’ın adının geçtiği her belgeye bağlanarak farklı yüzyıllara alınması yerine belgenin yüzyılına göre farklı yüzyılların âşığı olarak kabul edilmesi gerekmektedir.
Karaca’oğlan’ın Şiirlerinde Geçen Tarihî Olaylar
Karaca Oğlan’ın bazı şiirlerinde Halep’in fethi, Nemse Kralı ve Acem Şahı’na savaş açılması, vb. olayların da ele alındığı görülür. Onun “turnalar” redifli bir koşmasından hareket eden bazı araştırıcılar âşığımızın tarih olaylarıyla ilgilendiğine de işaret etmektedirler. Ancak bu tarihî olaylarla Karaca Oğlan’ın ilgisi yoktur. Mesela, aşağıdaki ilk dörtlük, yer aldığı şiirde yama gibi durmakta ve şiirin bütünüyle hiç ilgisi olmayan bir yapıdadır. Öbür dörtlükleri içine alan şiirler ise, Kul Mustafa’nın bir şiirinin değişik zaman ve yerlerde Karaca Oğlan adına bağlanarak yazıya geçirilmiş şekillerinden başka bir şey değildir
Âşıklar der ki ne olacak
Bu dünya mamur olacak
Haleb’i Osmanlı alacak
Dağı taşa katar bir gün (Sakaoğlu 2004: 147-154)
***
Sana derim sana ey Acem şahı
Üstüne Magrip’ten asker geliyor
Tahtını yıkıp da mülkün almağa
Sultan Murad kalkmış kendi geliyor
Hazır ol vaktine Nemse Kıralı
Yer götürmez asker ile geliyor
Patriklerin inmiş tahtan diyorlar
Bir halife kalmış o da geliyor (Başgöz 2003: 66-67)
Karaca Oğlan’ın şiirlerinde bazı tarihler veriliyorsa da bunlara temkinli yaklaşılması gerekir. Aşağıda verdiğimiz şiirlerde Karaca Oğlan’ın doğum ve ölüm tarihinin dörtlüklerin içerisine serpiştirildiğini görüyoruz. Bunların hiç birisi doğru değildir, çünkü bu şiirler sözlü kaynaklardan tespit edilmiştir; Karaca Oğlan’a aitliği bile tartışmalıdır.
Karac’oğlan dendi ünüm duyuldu
1015’te (1606) göbek adım koyuldu
***
1015’te beratcığım yazıldı
85’te bel kemiğim bozuldu
1090’da (1679) mezarımın başında
Döner baykuş öter bülbül
***
1100 (1689) senesinde oldu ömrüm tamam
Söylerim sözümü noksanım komam
***
1045 (1636)’te göbek adım koyuldu
Çingiroğlu özbe benim soyumdu (Başgöz 2003: 71)
Başgöz de bu örneklere kaynak olarak A. R. Yalgın, S. N. Ergun, T. Toros ve F. Gönen’i vermiştir
Karaca Oğlan’ın şiirleriyle Ercişli Emrah, Âşık Kerem, Âşık Sefer Ali (Azerbaycan), Kayıkçı Kul Mustafa, Gündeşlioğlu, Gevherî, Âşık Ömer, Dadaloğlu, Erzurumlu Emrah, vb. âşıkların bazı şiirleri karışmıştır.
Hayatı ve şiirlerine bağlı olarak oluşan bazı hikâyeler vardır. Bunlar arasında en önemlisi, Radloff tarafından derlenen Karaca Oğlan ile İsmikan Sultan’dır. Ayrıca Azerbaycan’da Gul Mahmut, Türkiye’de Nar Mahmut veya Han Mahmut adlarıyla bilinen hikâyeler halk hikâyesi özelliği gösterirken, diğer metinler daha çok bir türkünün hikâyesi gibidir.
Karaca Oğlan ile ilgili olarak anlatılan birkaç da efsane vardır. Bugün Mersin ilinin Mut ilçesinin Çukur (Karacaoğlan) köyünde mezarının olduğuna inanılan Karaca Oğlan ve Karaca Kız’ın mezarlarında, cuma geceleri ışık görülmektedir. Başka bir efsaneye göre de; Karaca Oğlan, Mersin ilinin Tarsus ilçesindeki Ashab-ı Kehf Mağarası’na girdikten sonra kaybolmuştur. Bir başka rivayete göre ise o, Kahramanmaraş ilinin Elbistan ilçesinde sazını bir çam ağacına asmış ve bir daha görülmemiştir.
Karaca Oğlan’ın hayatı ve şiirleri tiyatro (Dinçer Sümer’in Karacaoğlan ve Sabahattin Engin’in, Karaca Oğlan ve Herşeyden Üstün); resimli roman (Yaşar Kemal [Göğçeli], Karacaoğlan, resimleyen: Münif Fehim, Cumhuriyet gazetesinin 29 Nisan-3 Ağustos 1956 tarihleri arasında 98 gün boyunca yayımlanmıştır.); fotoroman (Metin Soysal tarafından Karacaoğlan adıyla hazırlanan çalışma Kelebek gazetesinde, 24 Ağustos-29 Eylül 1973 tarihleri arasında 34 gün boyunca yayımlanmıştır.); sinema filmi (Karacaoğlan, 1955 Karacaoğlan’ın Kara Sevdası, 1959 Karacaoğlan, 1966); halk kitapları (Muharrem Zeki Korgunal, Murat Uraz, Faruk Rıza Güloğlu, Rasih Yukay, Feyzi Gürgen, Yaşar Kemal, İbrahim Zeki Burdurlu, Abdullah Toros) olarak da yayımlanmıştır.
Türk âşık şiirinde hakkında en çok bildiri sunulan, makale ve kitap yayımlanan âşık Karaca Oğlan’dır. Karaca Oğlan ve şiirleri hakkında sadece Türkiye’de değil Türkiye dışında da (Almanya, Azerbaycan, Türkmenistan) yüksek lisans ve doktora seviyesinde akademik çalışmalar yapılmıştır.
Karaca oğlan’ın şiirleri, İngilizce, Fransızca, Almanca, Rusça, Macarca, Sırp-Hırvatçası, İsveççe, vb. dillere çevrilmiştir.
Karaca Oğlan’ın şiirleri; plak ve kasetlerle ününe yakışan yeri almıştır. Bugün Karaca Oğlan’ın şiirlerinin önemli bir kısmı türküleşmiştir. Böylece de “Karaca Oğlan çığırma” geleneği, sanatçıların dilinden geniş kitlelere ulaşma imkânı bulmuştur.
Karaca Oğlan özellikle Çukurova yöresinde yetişen âşıkları (Dadaloğlu, Gündeşlioğlu, Deli Boran, Beyoğlu, vb.) etkilemiştir. Onlar Karaca Oğlan’sız program yapmazlar. Bugün hangi Çukurovalı âşığa, “Kimden etkilendiniz?” diye sorarsanız; verecekleri cevap, “Karaca Oğlan dedemizden.” olacaktır. Doğu Anadolu Bölgesi âşıklarının Köroğlu’suz program yapmadıkları gibi, Çukurova yöresi âşıkları da Karaca Oğlan’ı anmadan program yapmazlar.
Çağdaş şairlerden Rıza Tevfik, Cahit Külebi, Ülkü Tamer, Melih Cevdet Anday, vb. de Karaca Oğlan’dan etkilenmişlerdir.
Karaca Oğlan’ın şiirlerinde yer yer sanatlı söyleyişler görülür. Şiirlerinin dili durudur ve derlendiği bölgenin dil özelliklerini yansıtmaktadır. Onun şiirlerinde yadırganacak Arapça ve Farsça kelimeler yok denecek kadar azdır. Ancak bu şiirlerin dili Karaca Oğlan’ın mı, yoksa derleme yapılan kaynak şahsın mı? Bu sorunun cevabının “Derleme yapılan kaynak şahsındır.” şeklinde olması daha doğrudur. Bu sebeple Karaca Oğlan’ın dili ve üslubuyla ilgili verilen bilgilere, ölçülü bir şekilde yaklaşmamızda yarar vardır.
Şiirlerinde diğer saz şairleri gibi aşk, sevgi, tabiat ve güzellikleri işlemiştir. Pek çok kaynak onun din dışı konularda şiir söylediğini yazarsa da, Karaca Oğlan’ın şiirlerinde az da olsa dinî konuların ele alındığı görülür.
Hece vezninin 8 ve 11’li ölçüleri ile şiir söyleyen Karaca Oğlan’ın günümüze kadar gelebilen şiirlerinin sayısı 500’den fazladır. Ancak bu şiirlerin büyük bir kısmı Karaca Oğlan’dan çok sonra derlenip yazıya geçirildiği için, bu sayıya dikkatli yaklaşmakta yarar vardır.
Sonuç olarak Karaca Oğlan XVII. yüzyılda Çukurova’da yaşamış bir saz şairidir. Onun ününden yararlanmak isteyen âşıklar, çeşitli yollarla onu ve şiirlerini kendi memleketlerine götürmüşler ve aynı mahlası kullanmışlardır. Şiirlerin bağlandığı yerleşim bölgeleri zamanla Karaca Oğlan’la ilgili ürünleri kendilerinin diye kabul ettirmiş ve o şiirler yeni bir âşığa mal edilmiştir. Böylece de Türkiye içinde ve Türkiye dışında Karaca Oğlan mahlaslı pek çok âşık var olmuştur.
DİĞER KARACA OĞLANLAR
Karaca Oğlan’ın XVII. yüzyılda yaşadığı kesindir. Ancak başka Karaca Oğlan’ların varlığı da unutulmamalıdır. Sayıları 10’a ulaşan öbür Karaca Oğlan’lardan önemlilerini kısaca tanıtarak konumuz olan Karaca Oğlan ile karışmasını önleyebiliriz.
XVI. Yüzyıl Karaca Oğlan’ı
Şehzade Mehmet için babası III. Murad (1574-1595), 990 (1582) yılında 55 gün süren bir sünnet düğünü düzenletir. Kimin tarafından yazıldığı bilinmeyen Surnâme-i Hümâyûn adlı eserde bu düğün anlatılırken “Karaca Oğlan türküsü” sözü yer almaktadır.
Gelibolulu Âli’nin Mevaidü’n- Nefais fi Kavaidi’l- Mecâlis (1008 / 1599-1600) adlı eserinde, onun şiirlerinin okunduğundan söz edilmektedir.
Ayrıca Berlin, Paris, Vatikan, Viyana kitaplıklarındaki bazı yazmalarda yer alan şiirler XVI. yüzyılın Karaca Oğlan’ına aittir.
Âşık Ömer’in şairnamesinde, “Karac’oğlan ise eski meseldir” diye anılan âşık da XVI. yüzyılın Karaca Oğlan’ıdır.
Özetlersek, şiirleri XVII. yüzyılın ünlü âşığının şiirleriyle karıştırılma oranı yüksek olan adaşı bu âşığımızdır.
Yozgatlı Karaca Oğlan
M. Şakir Ülkütaşır, 1933 yılında yayımladığı bir makalesinde bu âşığımızı gündeme taşırken üç yıl sonraki bir yazısıyla da yedi şiirini ortaya koyar. Daha sonra Nazım Tanju ve M. Öcal Oğuz da bu âşığımızla ilgilenmişlerdir.
Azerbaycanlı Karaca Oğlan
Azerbaycan Türkleri Karaca Oğlan’ı âdeta kendi kültürlerinin bir temsilcisi olarak görürler ve ağız özellikleriyle onun şiirlerini okurlar. Hatta, oradaki şiirlerin önemli bir bölümü Anadolu’da bilinmemektedir.
Gul Mahmud adlı halk hikâyesinde ise, daha önce bir daha türkü söylememek için sazını gömen Karaca Oğlan üç ölünün hayata döndürülmesi için yeniden sazını ele alır.
Türkmenistanlı Karaca Oğlan
Türkmenistan Türkleri Karaca Oğlan’ın doğum yerini ülkelerindeki Kazan Dağı olarak kabul ederler. Onlara göre âşığımız, sevdiği kıza kavuşamayınca Osmaneli’ne göçmüştür. Hatta onun hayatı Türkmenistan’da bir tiyatro eseri hâline getirilmiştir.
Öbür Karaca Oğlanlar
Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde bir Karaca Oğlan Sultan’dan söz eder.
Şair Kâni’nin Divan’ında, kahvehane ve bozahane şairi olarak tanıtılan Bir Karaca Oğlan vardır.
Kadirli çevresinde bir cenaze merasiminde ağıt okuyanlardan biri de, yörede Karaca Oğlan diye tanınan bir âşıktır.
Ali Rıza Yalgın’ın Cenupta Türkmen Oymakları’nda şiirlerini yayımladığı Silifkeli Karaca Oğlan XIX. yüzyılda yaşamıştır.
Yine Çukurova’da, Kadirli’nin Şahaplı köyünde de Karaca Oğlan adını taşıyan başka bir âşık yaşamıştır.
Bu arada Karaca Oğlan ve Karacaoğlu adlarını kullanan âşıkları da hatırlatmak isteriz (Sakaoğlu 2004: 783-813).
ELİF ELİF DEYİ
İncecikten bir kar yağar
Tozar Elif Elif deyi
Deli gönül abdal olmuş
Gezer Elif Elif deyi
Elif’in uğru nakışlı
Yavru balaban bakışlı
Yayla çiçeği kokuşlu
Kokar Elif Elif deyi
Elif kaşlarını çatar
Gamzesi sîneme batar
Ak elleri kalem tutar
Yazar Elif Elif deyi
Evlerinin önü çardak
Elif’in elinde bardak
Sanki yeşil başlı ördek
Yüzer Elif Elif deyi
Karac’ Oğlan eğmelerin
Gönül sevmez değmelerin
İliklemiş düğmelerin
Çözer Elif Elif deyi (Sakaoğlu 2004: 465-466)
Yüzyılın âşıklarından; Âşık Ömer, Ercişli Emrah, Gevheri ve Karaca Oğlan’ın dışında kalanlarının sadece özgeçmişleri verilecektir. Böylece yüzyılın âşık şiiri daha etraflı bir şekilde tanıtılmış olacaktır. Yüzyılın temsilcilerinin şiir örnekleri, aşağıdaki antolojilerde yer almaktadır.
Aşağıda tanıtılacak olan âşıklarımız hakkında yeterli bilgi bulunamamıştır. Elde edilen bilgiler verilirken şairnamelerde kendilerine yer verilip verilmediği konusu ve şiirlerinden çıkarılabilecek tarih bilgileri sunulacaktır.
ÂŞIK
Sultan IV. Murad (1623-1640)’ın boğdurulan musahibi Musa Çelebi üzerine bir şiir söylemiştir. Âşığın bu şiirine Sultan’ın nazire yazmasından hareketle onun 1041/1631 yılında hayatta olduğunu çıkarabiliyoruz. Bir başka şiirinde de I. İbrahim’in Girit seferi (1645) anlatılmaktadır.
Kuloğlu, Âşık Ömer ve Gevheri’nin Âşık’a nazireler yazmasına / söylemesine bakılırsa, yüzyılın önde gelen âşıklarındandır. Âşık’ın bazı şiirleri bestelenmiş ve musikî meclislerinde okunmuştur.
Şiirlerinin dili duru olmakla birlikte, üslupta divan şiirinin az da olsa etkisi görülmektedir. Şiirlerinde aşk, gurbet, ölüm, kahramanlık, savaş, vb. gibi konuları işlemiştir.
Âşık’ın şiirleri üzerinde Sadedin Nüzhet Ergun çalışmıştır.
ÂŞIK HALİL
Âşık Ömer, Hızrî, vb. tarafından yazılan şairnâmelerden öğrendiğimize göre Bursalıdır. Âşık Ömer, ayrıca onun dilinin duruluğundan da söz etmektedir.
Bursalı Halil’de sâdedir lisân
Güzel medh etmede yok ona akran (Ergun 1936: 433).
Dili sade olan âşık, kafiye konusunda oldukça hassastır. Klasik edebiyattan uzak kalmış, geniş halk kitlelerince tanınmış ve sevilmiştir. Şiirleri aynı mahlası kullanan bir başka Bursalı Âşık Halil ile karıştırılmıştır.
Âşık Halil’i edebiyat dünyasına Fevziye Abdullah Tansel ve Hasan Eren tanıtmıştır.
Sun’î’nin Tekerleme’sinde de ondan söz edilmektedir.
BENLİ ALİ
1664 yılında Fransızların Cezayir’e yaptıkları baskını anlatan şiirinden hareketle, yaşadığı yüzyılı tespit edebiliyoruz.
Sun’î’nin Tekerleme’sinde balıkçı olduğundan söz edilmekte, Hızrî’nin şairnâmesinde de adı geçmektedir.
GAZİ ÂŞIK HASAN
Tameşvarlı olduğu bilinen âşığımızın şiirleri ve hayatı, dinî-tasavvufi Türk halk şairlerinden Hasan Dede ile karıştırılmıştır. Bu sebeple hem hayatı hem de şiirleriyle ilgili birçok sorun vardır.
Ordu şairi olan âşık, seferler sırasında söylediği şiirlerle tanınmakta ve Hasan Dede’den bu yönüyle kolaylıkla ayrılabilmektedir. Budin’le ilgili olarak söylediği şiir toplumun her kesimi tarafından beğenilmiş, böylece geniş kitleler arasında tanınmıştır. Sultan II. Mustafa (1695-1703) tahta çıkışının ilk yılında (22 Eylül 1695) Lugoş Kalesi’ni fethettiğinde Âşık Hasan’ı huzuruna kabul etmiştir. Ayrıca kendisine 40 akçe emekli maaşı bağlandığı, iki yılda bir hacca gittiği, dönüşte Tameşvar yöresinde Tuna yakınlarındaki bir köye yerleştiği ve 1699 yılından sonra öldüğü hakkındaki bilgilerimizdendir.
Şiirlerinin büyük çoğunluğuna ulaşılamamıştır. Elde olanlarda ise kahramanlık konusu işlenmiştir. Şiirlerinden hareketle, dilinin duru ve anlaşılır olduğunu söyleyebiliriz.
KÂTİBÎ
Hayatı hakkındaki bilgilerimiz yok denecek kadar azdır. Ordu şairlerindendir ve asıl adı Osman’dır. 1635 İran ve 1638 Bağdat seferlerine katıldığı için, XVII. yüzyıl âşığı olduğunu tespit edebiliyoruz. Çeşitli kaynaklarda Sultan IV. Murad’a olan yakınlığından söz edilmektedir.
Hem hece hem de aruz vezniyle yazmış / söylemiştir. Bunlardan hece ile yazdıklarında / söylediklerinde daha başarılıdır. Diğer âşıklar gibi Kâtibî de şiirlerinde aşk, tabiat, sevgili, gurbet, ayrılık ve kahramanlık konularını işlemiştir. Koşma ve semailerinin dili durudur.
Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nde; Âşık Ömer ve Sun’î’nin şairnâmelerinde adı geçmektedir. Hızrî ve Gubarî’nin şairnâmelerinde geçen Kâtibî’nin ise şairimiz olup olmadığı bilinmemektedir.
KAYIKÇI KUL MUSTAFA
Doğum ve ölüm tarihi bilinmemektedir. Ancak Murat Reis’in (1609) ölümü üzerine söylediği bir şiirinden hareketle, XVI. yüzyılın son çeyreğinde doğduğunu söyleyebiliriz. Birçok sefere katılan âşık, bir ordu şairidir. Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nde Kayıkçı Mustafa ve Kayıkçılar Mustafası’ndan ard arda söz edilir. Birincinin Kayıkçı Kul Mustafa olma ihtimali yüksektir.
Duru bir dile ve akıcı bir üsluba sahiptir. Başta Gevherî olmak üzere, pek çok şair tarafından takdir edilmiştir.
KOROĞLU
Hayatı hakkında bilgilerimiz yok denecek kadar azdır. Şiirleri büyük ölçüde XVI. yüzyılda yaşadığı zannedilen Köroğlu ile karışmıştır. Onunla ilgili tek belge, Davut Paşa’yı idamdan kurtarmak isteyen yeniçeriler arasında yer almasıyla ilgili olandır.
Çöğür çalmadaki becerisi ve sade bir dille şiir söylemesiyle dikkatleri çekmiştir.
KULOĞLU
Asıl adı Mustafa olan âşığın hayatı hakkında bilgimiz, yok denecek kadar azdır. Köroğlu ,Dadaloğlu ve Kuloğlu ile ilgili bir kitap hazırlayan Cahit Öztelli’ye göre Sultan IV. Murad (1623-1640)’a yakın olan şair, Sultan’ın ölümünden sonra Cezayir’e sürülmüş, Sultan İbrahim’in ölümünden sonra ise (1648) İstanbul’a dönmüştür. Tarihçi Naima’ya göre, Sultan II. Osman’ı öldüren Davut Paşa’yı, cellâtların elinden kurtarmıştır.
Hem hece hem de aruzla yazılmış şiirleri vardır. Dönemine göre dili durudur. Şiirlerinde aşk ve kahramanlık konularını işlemiştir.
Şairnâme sahibi Sun’î’ye göre “şakıyan bir bülbül”, Âşık Ömer’e göre de “nâm ü nişânı” belli olan bir saz şairidir. Evliya Çelebi, Seyahatnâmesi’nde Kuloğlu’nu çağının ünlü âşıkları arasında saymaktadır.
ÖKSÜZ ÂŞIK
Asıl adı Ali’dir. XVI. yüzyıl şairlerinden Öksüz Dede ile karıştırılmıştır. Öksüz Âşık, bu sebepten daha geç tanınmıştır. Âşık Ömer’in Şairnâmesinde adı geçmektedir. Ayrıca Tuna Nehri ile ilgili şiir yazması, onun Balkanlarda yaşadığının bir delili olarak düşünülebilir.
Tespit edilen otuz kadar şiirinden hareketle dilinin sade, üslubunun ise samimi olduğunu söyleyebiliriz. Yine bu şiirlerde sevgi konusunu işlemiştir.
SUN’Î
Hayatı hakkında bilgimiz yoktur. 21 dörtlükten ibaret olan Tekerleme’siyle dikkatleri üzerinde toplamıştır. Tekerleme’sinde 106 âşık ve şairden söz etmektedir. Sun’î bu şiirinde kendisinden de söz eder:
Böyle şerh olundu defter-i uşşâk
Sun’î cümlesinin bir taht-gâhı (Sakaoğlu 1989: 157)
Gubarî’nin şairnâmesinde adı geçmektedir.
ŞAHİNOĞLU
Doğum ve ölüm tarihi hakkında bilgimiz yoktur. Sultan IV. Mehmed (1648-1687)’in tahta çıkışını konu alan şiirinden hareketle, onun yüzyılın ilk çeyreğinde doğduğunu söyleyebiliriz. Ordu şairi olan âşığın bir destanından hareketle, 27 Haziran 1645’te yapılan Girit Savaşı’na da katılmış olduğunu söyleyebiliriz.
Şahinoğlu bazı şiirlerinde Şahin mahlasını da kullanmıştır.
ÜSKÜDARÎ
Asıl adı Ahmed’dir. Mahlasından hareketle İstanbullu olduğu kabul edilir. Ordu şairi olup şiirlerinde döneminin tarihî olaylarına yer verilmiştir.
Şiirlerindeki nasihat ve hikmetleri dikkatlerden kaçmamaktadır.
Üsküdarî’yi Feyziye Abdullah Tansel bilim hayatına kazandırmıştır.
YAZICI
Sun’î’nin şairnâmesinde adının Mustafa, Hızrî’nin şairnâmesinde memleketinin Bursa olduğunu öğrendiğimiz âşığımızdan, Âşık Ömer’in şairnâmesinde Bahr-i Sefid (Akdeniz)’de boğularak öldüğü kayıtlıdır. Yazıcı’nın elimizde bulunan şiirlerinden hareketle, bir ordu şairi olduğunu söyleyebiliriz.
Yüzyılın ünlü âşıkları Âşık Ömer ve Gevherî’ye nazireler yazmıştır.
XVIII. YÜZYIL ÂŞIKLARI VE ÖZELLİKLERİ
Bu yüzyılda divan şiiri alanında Nedîm, Şeyh Galip, Koca Ragıp Paşa, Nahifî, Esrar Dede, Veysî, Seyid Vehbî, Haşmetî ve Fıtnat Hanım yetişmiştir.
Tasavvufî Türk halk şiiri alanında ise Sezaî dikkatimizi çekmektedir.
Bu yüzyılda XVII. yüzyıldaki gibi güçlü âşıklar yetişmemiştir. Yüzyılın âşıkları büyük ölçüde ordu şairidir ve elimizde fazla şiirleri yoktur. Yüzyılın önemli temsilcileri arasında Abdî, Agahî, Ahmet, Ali, Âşık Sait, Bağdadî, Civan, Derunî, Derviş Musa, Halil, Kâmil, Nifarî, Nuri, Hocaoğlu, Hükmî, Kabasakal Mehmet, Kara Hamza, Kâtibî, Kıymetî, Kul Himmet Üstadım, Küşâdî, Levnî, Mağripoğlu, Mahdumî, Mecnunî, Nurî, Nakdî, Neşatî, Ravzî, Sadık, Said, Seferlioğlu, Sırrı, Süleyman, Şem’î, Şermî, Talibî, Vartan, vb. sayılabilir.
Yüzyılın âşıkları hakkında pek bilgimiz yoktur. Bu sebepten âşıkların hayatları hakkındaki bilgiler, cönklerde yer alan âşıkla ilgili şiirden çıkarılmaktadır.
Bu yüzyılın âşıkları genellikle hece vezniyle şiirler yazmışlardır. Bunun yanında az da olsa aruzla yazılmış şiirlerin varlığı da dikkatlerden kaçmamaktadır.
Yüzyılda Anadolu’nun dışında imparatorluğun hâkim olduğu diğer coğrafyalarda da âşıklar yetişmiştir.
Yine bu yüzyılda yaşamış veya yaşadıkları kabul edilen âşıkların hayatları etrafında oluşan halk hikâyeleri yok denecek kadar azdır.
XVIII. YÜZYIL ÂŞIKLARI VE ÖNEMLİ TEMSİLCİLERİ
Yüzyılımız yetiştirdiği âşıklar açısından âdeta bir duraklama dönemi havasını vermektedir. XVII. yüzyıldaki başarılı âşıkların yerini âdeta geleneği zorla yürütmeye çalışan onlarca âşık almıştır. İçlerinde XVII. yüzyıl ile karşılaştırılabilecek güçte bir âşığımız yoktur. Bunun sonucu olarak yüzyılın âşıkları alfabe sırasına göre haklarında bulunabilen bilgilerle tanıtılmaya çalışılacaktır.
ABDÎ
1166/1752 yılında Mekke’ye gidip üç yıl kaldıktan sonra döndüğünü göz önüne aldığımızda, yüzyılın ilk çeyreğinde doğduğunu söyleyebiliriz.
Sun’î, şairnâmesinde Abdî’nin Şarkî ile birlikte Bağdat’a şan veren bir şair olduğunu söylemektedir.
XVII. yüzyılın ünlü âşıkları Âşık Ömer ve Gevherî’nin etkisinde kalmıştır. Hece vezninin yanı sıra aruzla yazdığı şiirleri de vardır.
ÂGÂHÎ
Bulunan bir cönkte XVIII. yüzyıla kadar olan âşıkların adı geçtiği için, Âgâhî de bu yüzyılın âşığı olarak kabul edilmektedir. Hızrî’nin şairnâmesinde adı geçen Âgâhî’nin âşığımızın olabilme ihtimali yüksektir.
ÂŞIK AHMED
Avusturyalıların Bosna’ya yaptıkları seferle ilgili olarak yazdığı bir destandan hareketle (1737), XVIII. yüzyıl âşığı olduğunu söyleyebiliriz.
ÂŞIK ALİ
1714 yılında Nasuh Paşa’nın öldürülmesi üzerine söylediği şiirden hareketle, yaşadığı dönemi belirleyebilmekteyiz.
ÂŞIK BAĞDADÎ
Bağdadî mahlasını almasından dolayı âşığın Bağdatlı olduğunu söyleyebiliriz. Bağdadî şiirlerinde III. Selim (1761-1808)’den saygı ile söz etmektedir.
ÂŞIK DERÛNÎ
Elimizde bulunan bir destanındaki olaylardan hareketle, 1799’da hayatta olduğunu söyleyebiliriz.
ÂŞIK HALİL
III. Selim (1761-1808) döneminde yaşayan âşık Bursalı’dır. Hece ile yazdıklarının yanı sıra, aruzla yazılmış şiirleri de vardır. Ömrünün sonuna doğru yazdığı şiirlerinde dinî ve tasavvufî konuları işlemiştir.
Şairnâmelerde Âşık Halil’den söz ediliyorsa da, mahlaslar karıştığı için bunun hangisi olduğunu tespit etmek zordur.
ÂŞIK NİGÂRÎ
Fuad Köprülü Konyalı olabileceğinden söz eder. Bir destanında 1807 yılındaki bir isyanı işlemesinden dolayı, XVIII. yüzyılda yaşadığını tespit edebiliyoruz. Destandaki tasvirlere bakılacak olursa, Nigârî bu isyana katılmış olabilir.
ÂŞIK RAVZÎ
Elimizde bulunan destanında Ruslarla yapılan savaştan (1711 veya 1713) söz etmesiyle, yaşadığı yüzyılı tespit edebiliyoruz.
ÂŞIK SADIK
1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşları üzerine söylediği bir destanından hareketle, yaşadığı yüzyılı tespit edebiliyoruz.
Gubarî’de yer alan “Sâdıkî, sohbeti sürdi safâyı” mısraından, rahat bir hayat yaşadığını söyleyebiliriz
HOCAOĞLU
Nasuh Paşa’nın idamı (1714) üzerine söylediği şiirinden hareketle, yaşadığı yüzyılı tespit edebiliyoruz. Yine bir şiirinden hacca gittiğinin anlıyoruz.
Hızrî’nin şairnâmesinde adı geçmektedir.
HÜKMÎ
Nasuh Paşa’nın idamı ile ilgili bir destan yazmıştır. Bu destandan hareketle onun 1714 yılında hayatta olduğunu söyleyebiliriz.
Hızrî’nin şairnamesinde üç âşıkla birlikte, “ârifan” olarak tanıtılmaktadır.
KABASAKAL MEHMED
Niş Kalesi’nin Ahmed Paşa tarafından geri alınması (20 Ekim 1737) üzerine söylediği destandan hareketle, yaşadığı yüzyılı tespit edebiliyoruz.
KIYMETÎ
Elimizde bulunan iki şiirinde geçen 1133 / 1721 ve 1135 / 1723 tarihlerinden hareketle, yaşadığı yüzyılı belirleyebiliyoruz.
Sun’î’nin âşıktan, “Çalup almasından hoşdur Kıymeti” şeklinde söz etmesi, onu beğendiğinin bir kanıtıdır.
KÜŞÂDÎ
Fuad Köprülü, 1810 yılıyla ilgili bir olayı anlatan destanından hareketle, XVIII. yüzyılın sonunda yaşadığını belirtmektedir.
Hızrî’nin şairnâmesinde adı geçmektedir.
LEVNÎ
XVIII. yüzyılın en önemli âşığıdır. Edirneli olan âşığın asıl adı Abdülcelil Çelebi’dir. Levnî âşıklığının yanı sıra ressamlığı, minyatür ustalığı ve hattatlığı ile de dikkati çekmektedir. Atalarsözü Destanı ve Selanik-İstanbul yolculuğunu konu alan Tekerleme’si türünde ilk örnekler olması bakımından önemlidir. Edirne’den İstanbul’a göç eden Levnî, 1733 yılında burada vefat etmiştir.
Âşık Ömer’in resmini yapmasına bakılırsa, âşıklarla dostluk içerisindedir. Levnî mahlası ise renk dünyasını işaret etmektedir.
Hızrî’nin şairnâmesinde Levnî’den söz edilmektedir.
NAKDÎ
Ordu şairi olan Nakdî’nin şiirlerinde işlenen olaylardan hareketle, onun XVIII. yüzyılın ikinci yarısında yaşadığını tahmin edebiliriz.
Hem hece, hem de aruz vezniyle yazılmış şiirleri vardır.
Gubârî, şairnâmesinde bazı şairlerin adlarını saydıktan sonra “Bunları fehm itmez Nakdi, Nikbetî” demektedir.
SEFERLİOĞLU
Şiirlerinden hareketle bir ordu şairi olduğunu tahmin ediyoruz.
Hem hece, hem de aruz vezniyle yazılmış şiirleri vardır.
SIRRÎ
Kütahyalı olan Sırrî, XIX. yüzyılın başında hayattadır. Şiirlerinde çok farklı konuları işlemiştir. Oğluna ağıt, kahveci destanı, memleket güzellemeleri ve koşmaları yazmıştır. Hece vezninin yanında aruz vezniyle de şiirleri vardır.
ŞERMÎ
Safâî ve Sâlim tezkirelerinden öğrendiğimize göre; asıl adı Ali olan âşık Üsküdarlı’dır. Ordu şairidir ve 1715 yılında Mora Seferi sırasında ölmüştür. Bir koşması bestelenmiştir. Fuad Köprülü’ye göre yüzyılın önde gelen âşıklarındandır.
Gubârî’de “şekerbâr” olarak nitelendirilmekte, Hızrî’de ise sadece adı geçmektedir.
TALİBÎ
XVIII. yüzyılın ortalarında Tokat ilinin Zile ilçesinde doğmuş ve 80 yaşlarında (1813) burada vefat etmiştir. Turhal şeyhi Mustafa Efendi’nin halifesi olan Talibî’nin imparatorluğun başkenti İstanbul’da kabul görmesine bakılırsa, döneminin ünlü âşıkları arasındadır.
Zileli Fedâî, Raşid ve Es’ad onun çıraklarıdır. Dinî ve tasavvufî şiirlerin yanı sıra, lirik şiirler de yazmıştır. Gubarî’nin şairnâmesinde adı geçmektedir.
XX. YÜZYIL ÂŞIKLARI VE ÖZELLİKLERİ
XX. yüzyıl, âşık şiirinin çok güçlü olduğu bir dönemdir. Bu yüzyılda yüzlerce âşık yetişmiştir. Bunların bir kısmı XIX. yüzyılda doğmuş, XX. yüzyılda ise sanatlarının zirvesine çıkmışlardır. Bunlar arasında; Âşık Mehmet Yakıcı, Âşık Huzurî, Âşık Veysel Şatıroğlu, Ardanuçlu Âşık Efkârî, Karamanlı Gufranî, Posoflu Zülâlî, Kağızmanlı Hıfzî, vb. sayılabilir. Yüzyılın bir kısım âşıkları ise XX. yüzyılın içinde doğmuş ve ölmüşlerdir. Ali İzzet Özkan, Âşık Ferrahî, Bayburtlu Hicranî, Davut Sularî, Habib Karaaslan, İlhami Demir, Posoflu Müdamî, Talibi Coşkun, Beyanî, Ali Çatak, Gamgüder, Hasretî, Sefil Selimî, İslam Erdener, vb. bu âşıklardandır. Bazı âşıklar ise XXI. yüzyılın başlarında vefat etmişlerdir: Murat Çobanoğlu, Abdülvahap Kocaman, Ayşe Çağlayan, Halil Karabulut.
Bu yüzyılda doğan Ali Gürbüz (1924), Kemalî Bülbül (1928), Âşık İhsanî (Erzurum 1928), Zülfikar Divanî (1928) ve Mustafa Ruhanî (1931) ise hâlen hayattadırlar.
Bu yüzyılın en önemli özelliği, âşıkların büyük bir kısmının hakkında sağlıklarında kitaplar, makaleler yayımlanmış, bildiriler sunulmuş ve tezlerin hazırlanmış olmasıdır. Böylece onlar hakkında sağlıklı bilgiler edinebiliyoruz.
Bu konuda dikkatimizi çeken bir başka nokta ise 1931 ve 1964’te Sivas’ta, 1938’de Bayburt’ta ve 1966’dan beri de Konya’da düzenlenen âşıklar bayramı / şölenleridir. Pek çok il, ilçe ve beldelerin yöneticilerinin âşıklara sahip çıkarak şölenler düzenlemeleri, onların tanınmasını hızlandırmıştır.
Yüzyılın âşıkları şiirlerini çeşitli iletişim araçlarıyla geniş kitlelere ulaştırmışlardır. Şiirler başlangıçta plak, daha sonra kaset, en son olarak da CD’lere kaydedilmiştir. Ayrıca internet ortamında da pek çok âşığın sayfası ve şiirleri yer almaktadır.
Âşıklar şiirlerinde geleneğe bağlı kalarak bütün konuları ele almışlar ayrıca İstiklal Savaşı, Mustafa Kemal Atatürk ile silah arkadaşlarını ve inkılâpları da işlemişlerdir. Âşıkların tamamı şiirlerinde millî bütünlüğü ve ülkenin bölünmezliğini öne çıkarmışlardır.
Yüzyılda ülkemizin belirli kesimlerinde (Doğu Anadolu Bölgesi, İç Anadolu Bölgesi, Çukurova Bölgesi) âşıklık geleneği canlılığını korumuştur. Bununla beraber diğer kültür ortamlarında görüldüğü gibi, gelenekte de yozlaşmanın olduğu söylenilebilir.
XX. yüzyılda yaşayan âşıkların büyük bir kısmı yurt dışına da çıkmış ve gittikleri ülkelerde programlar yapmışlar ve iletişim araçları aracılığıyla mesajlarını iletmişlerdir.
Bu yüzyılda yaşayan pek çok âşığın şiiri bestelenmiş ve pek çok sanatçı tarafından plak, kaset ve CD’ye okunmuştur.
Yukarıda da değinildiği gibi, bu yüzyılda yüzlerce âşık yetişmiştir. Çalışmanın bir ders kitabı olacağı göz önüne alındığı için âşıkların tamamı yerine, bölgelerden seçmeler yapılarak bazılarına yer verilmiştir. Bu gruba özellikle genç âşıklarımız alınmamıştır. Onları gelecekte XXI. yüzyıl içerisinde değerlendireceğimize inanıyoruz.
XX. YÜZYIL ÂŞIKLARI VE ÖNEMLİ TEMSİLCİLERİ
DOĞU ANADOLU BÖLGESİ
ÂŞIK MURAT ÇOBANOĞLU
01 Kasım 1940 yılında Kars’ın Kaleiçi Mahallesi’nde doğmuştur. Âşık bir ailenin çocuğu olup Âşık Gülistan Çobanlar’ın oğludur.
Din bilgisini ailesinden öğrenen Murat Çobanoğlu, 1947 yılında başladığı ilkokulu 1952 yılında bitirmiştir. Çobanoğlu, 1987 yılında ortaokuldan, 1992 yılında da liseden mezun olmuştur. Okuma hırsını devam ettiren Çobanoğlu daha sonra Açıköğretim Fakültesine girmiş ve burayı da başarıyla bitirmiştir. 1993 yılında yine kendi gayreti sonucunda Kur’an okumayı da öğrenmiştir.
13-14 yaşlarında gördüğü bir rüya üzerine onda bazı değişiklikler olmaya başlamıştır. Çobanoğlu aslında rüyasında gördüm dediği kızın aracılığıyla badeli âşıklar sınıfına katılmış ve elli yıl hiç susmadan sazının tellerine vurmuştur. Bilimsel söyleyişle “pir dolusu” badeyi içişini Bayram Durbilmez’e şu şekilde anlatmıştır:
“Gördüğüm rüya yolumu çizdi diyen Murat Çobanoğlu 1952 yılında gördüğü rüyayı ve pir elinden dolu içişini şöyle dile getirmektedir: Yaylalara çıkma zamanı gelmişti. Arabalar Kars’ın yakınında olan bir yaylaya gidiyordu. Ben de bunların arasındaydım. Yaşım on üçtü. Yolda çok susamıştım. Arabadan inip bir çeşme gözesine koştum. Su içtikten sonra otlara, çiçeklere daldım. Oracıkta uyuya kalmışım. Gözümü açtığımda gece olmuştu. Uyanınca kendimi daha güçlü hissettim. Hafızamda bazı şeylerin yer ettiğini anladım. İşte o zaman nasibim olan âşıklık ilhamı bana verildi. Sabah, yaylada beni bulamayan babam beni aramak için yollara düşer. Başımdan geçenleri dinledikten sonra âşık olacağımı söyleyerek saz aldı. Sazı tutmasını, âşık makamlarını öğretti. İşte âşıklığa böyle başladım.” (Durbilmez 1993: 52-53).
Murat Çobanoğlu’nun ustası, babası Gülistan Çobanlar’dır. O, saz çalmasını, âşık makamlarını ve geleneğin edebini, erkânını babasından öğrenmiştir. Babasının dışında Şavşatlı Deryamî, Kağızmanlı Cemâl Hoca, Arpaçaylı Hamit İlhamî ve Ardanuçlu Efkârî onun yetişmesinde emeği olan diğer âşıklardır.
Murat Çobanoğlu çok sayıda çırak yetiştirmiştir. Onun çırakları arasında Mürsel Sinan, Hakkı Viranî, Arif Çiftçi, Halis Altunbay, Günay Yıldız, Maksut Feyyadî, Erzade Kapan, Veli Cenanî, Coşkun Kırdurdu, Dursun Doğan, Mustafa Aydın, vb. sayılabilir. Aslında Âşık Murat Çobanoğlu’ndan etkilenmeyen âşık yok gibidir. Murat Çobanoğlu’na bizzat çıraklık etmese bile, geleneği ondan öğrenen pek çok cumhuriyet dönemi âşığı vardır.
Âşık Murat Çobanoğlu 1966 yılından itibaren Konya Âşıklar Bayramı’nın hemen hemen tamamına katılmıştır. O, bu bayramlar vasıtasıyla başta Âşık Veysel olmak üzere pek çok âşıkla bir araya gelmiştir. Sadece Konya Âşıklar Bayramı’na katılmamış, buranın dışında Türkiye’nin hemen hemen her ilinde hatta ilçesinde Kiziroğlu’nu söylemiş, hikâyeler anlatmış, geleneğin unutulmaması için bütün ömrü boyunca büyük çaba harcamıştır.
Onun başta Konya Âşıklar Bayramı olmak üzere pek çok toplantıda atışma, en güzel memleket türküsü, taşlama, hikâyeli türkü, yılın yedi şiiri, dudakdeğmez ve muamma dallarında birincilikleri vardır.
Âşık toplantılarında kendi şiirlerinin dışında usta malı parçaları da okuyarak, onların unutulmamasını sağlamıştır. Bu yönüyle yeni yetişen âşıklara öğretmenlik de yapmıştır.
Çobanoğlu, pek çok radyo ve televizyon programına katılmış, onlarca plağı ve kaseti çıkmıştır.
Yurt içinde olduğu gibi yurt dışında da (Almanya, Hollanda, İsviçre, Fransa, İngiltere, Kazakistan, Kırgızistan, Azerbaycan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, İran, vb.) çok sayıda program yapmıştır.
Çobanoğlu, sadece Türkiye sınırları içerisinde değil, yurt dışında da Türkiye’yi temsil etmiştir. İran Şahı Rıza Pehlevi, Kazakistan Cumhurbaşkanı Nur Sultan Nazarbayev, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş vb. gibi onlarca devlet büyüğünün huzurunda çalıp çağırmıştır.
“O, halk hikâyesi anlatıcılığının en önde gelen temsilcisidir. Hikâye anlatışındaki tavrı, anlattığı ve tasnif ettiği hikâyeler bakımından diğer halk şairlerinden kolayca ayrılır. Onun üç, yedi, on, yirmi bir, otuz günlük hikâye anlattığına şahit olduk.” (Durbilmez 1993: 82). Onlarca hikâye tasnif etmiştir. Bunun yanında ustalarından öğrendiği hikâyeleri de Emrah ile Selvi, Hamithan, Hasta Hasan, Hüseyin Bey, vb. adıyla anılan âşıklar kahvesinde yıllarca anlatmıştır.
1991 yılında T. C. Kültür Bakanlığı (Şimdi Kültür ve Turizm Bakanlığı) Sivas Devlet Halk Müziği Korosu’na koro sanatçısı olarak görevlendirilen Murat Çobanoğlu, yaş haddinden bu kurumdan emekli olmuştur.
Türkiye’deki âşıklar arasında giyimi en temiz olan kimdir diye sorulursa; herkesin vereceği cevap hiç şüphesiz Murat Çobanoğlu olacaktır. O sadece güzel giyinen değil, aynı zamanda nerede ne yapılacağını da bilen birisiydi. Sigara tablası, çakmak ve saat koleksiyonu yapmak boş zamanlarında uğraştığı işlerdendi.
Onun şiirlerinde İstanbul Türkçesinin özelliklerini görebiliriz. Ancak bazen anlatış ve söyleyişte İstanbul Türkçesinin dışına çıkmakta, Kars ağzı ve Azerbaycan Türkçesinin güzelliklerini de şiirlerine yansıtmaktadır.
Âşıklığının ilk yıllarında Devrânî, sesinin yanık olmasından dolayı Yananî mahlaslarını kullanan âşığımız daha sonra Çobanoğlu ve Murat Çobanoğlu mahlaslarını kullanmıştır.
Şiirlerinin tamamı hece vezniyledir. Bunlar arasında koşma, destan, semai, divan, satranç, kalenderileri ünlüdür. Kars âşıklık geleneği gereği, divan okumada çok başarılıdır.
Şiirlerinde sosyal konuların yanı sıra, aşk, tabiat, sevgili, gurbet, yoksulluk, Türkiye’nin dışındaki Türk işçilerinin vatan özlemi ve çektikleri sıkıntılar işlenmiştir.
Murat Çobanoğlu, badeli âşık olmasının yanında silsile yoluyla âşıklık geleneğini devam ettiren âşıklarımızdandır. Bunun en güzel örneği, baba Gülistan Çobanlar, oğul Murat Çobanoğlu ve torun Şentürk Çobanoğlu’dur.
Hakkında Bayram Durbilmez tarafından hazırlanan bir yüksek lisans tezi ve Ali Kafkasyalı’nın yayımladığı bir kitap vardır.
Ayrıca şiirleri Çağrı, Karseli, Türk Kültürü, Türk Edebiyatı, Türk Folklor Araştırmaları, Köz ve Çoruh dergilerinde yayımlanmıştır.
Çobanoğlu 26 Mart 2005 tarihinde Ankara’da vefat etmiş, vasiyeti gereği Kars Asri Mezarlığı’na defnedilmiştir.
BAK
Yemeklerin tarifini edeyim
Allah’ın sayısız nimetine bak
Evvela ayran aşı gelir ortaya
Doldur kaşığını lezzetine bak
Etli patatesli sulu yemekler
Bulgur pilavını yanına ekler
Hoşaf da olursa daha kim bekler
Ben yerken sen konuş ülfetine bak
Karnıyarık etli sarma nereli
Makarnayı getir o da oralı
Fasulye de yemeklerin kralı
Kelle soğanı ye sıhhatine bak
Türlü der ki benim yemeklerin hası
Yanındaysa patatesin ezmesi
Karışık domates biber dolması
Bunlar yapsın kavga şiddetine bak
Sütlü haşıl yiyen gelirmiş cana
Fazla nohut yeme dokunur sana
Etli hıngeli ye can verir cana
Ölüye can verir heybetine bak
Sulu köftenin de ayrı lezzeti
Erişte pilavı varlık serveti
Yeşil fasulyenin çok marifeti
Bezelyeye değme suretine bak
Tavuk haşlaması pirzola nerde
Kuşbaşı şiş köfte ayrı bir perde
Mercimek çorbası ilaçtır derde
Ya kendini yokla kuvvetine bak
Ağır olur lahananın dolması
Midenin ilacı et haşlaması
Eğer yanındaysa onun babası
Sütlü aşını ye rahmetine bak
Murat Çobanoğlu söyledi destan
Baklava kadayıf son oldu nişan
Bizlere bunları verdi Yaradan
Yüce Hakk’ın sonsuz kudretine bak (Durbilmez 1993: 246-247)
ÂŞIK ŞEREF TAŞLIOVA
10 Nisan 1938 tarihinde Kars ilinin Arpaçay ilçesinin Pekreşen (Gülyüzü) köyünde doğmuştur.
1949 yılında ilkokul öğrencisi iken, millî bayramlarda türkü söylemeye başlamıştır.
İlkokulu bitirdikten sonra Cilavuz Köy Enstitüsüne devam etmiş, ancak ağabeyinin ölümü üzerine okulunu bırakmak zorunda kalmıştır.
Öğretmeni Hasan Kartarı’nın da teşvikiyle âşıklığa ilgisi artmıştır. 1954 yılında Çıldırlı Âşık Şenlik’in oğlu Âşık Kasım’a çırak olmuş ve konu ile ilgili ilk bilgileri ondan öğrenmiştir. Daha sonra yine bölgenin ünlü âşıkları Posoflu Müdamî ve Arpaçaylı Gülistan Çobanlar’la birlikte olmuş, onlardan saz, söz ve hikâye anlatma tekniği ile ilgili bilgiler almıştır. Bunların dışında yetişmesinde Âşık Hicranî, Dursun Cevlanî, Âşık Latif, Âşık Merdan, Âşık Abbas, Âşık Musa, Âşık İlyas ve İslâm Erdener etkili olmuşlardır. Vatani görevini tamamladıktan sonra 1964 yılında Kars Radyosu’nun açmış olduğu sınavı kazanmış ve 10 yıl kadar bu kurumda sözleşmeli olarak çalışmıştır. Bu arada Murat Çobanoğlu’nun Kars’ta açmış olduğu kahveye devam ederek, pek çok saz şairiyle karşılaşmıştır.
1967 yılından itibaren Konya’da düzenlenen Türkiye Âşıklar Bayramı ve İstanbul’da organize edilen Uluslararası İstanbul Festivali’ne aralıksız olarak katılmıştır. Bunların dışında Türkiye içerisinde ve Türkiye dışında (Hollanda, Belçika, Lüksemburg, Fransa, İsviçre, İsveç, Avusturya, Danimarka, Almanya, İngiltere, Singapur, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kırgızistan, İran, Türkmenistan) yapılan yüzlerce âşık toplantısına katılmış ve bu toplantıların sonunda 135 madalya, 145 plaket ve şilt, 180 takdir-teşekkür belgesi ile ödüllendirilmiştir.
Hakkında, başta TRT olmak üzere pek çok yerli ve yabancı (Alman ATT, ZDF, İngiliz BBC radyoları) televizyon ve radyoda programlar yapılmıştır.
Şiirlerinin yanında bilimsel kongre ve toplantılarda sunduğu bildirileri de ilgiyle izlenmiştir. Çeşitli dergilerde (Çağrı, Türk Folklor Araştırmaları, Türk Edebiyatı, Millî Kültür, Pınar, Kemalist Atılım, Türk Dili, İnanç, Güneysu, Meşale, Maya, Tarla, Erciyes, Yeni Çizgi, Köz, Türk Folkloru, Kök, Ana, Karseli, vb.) halk edebiyatı ve folklorla ilgili olarak makaleler yayımlamıştır. Bildiği halk hikâyelerini Türk Dil Kurumu arşivine anlatmış ve böylece büyük bir kültür hazinesini unutulmaktan kurtarmıştır.
Şeref Taşlıova kaynak şahıs olmasının yanı sıra, iyi de bir derlemecidir. Değişik zamanlarda bölgesinden hikâye, efsane, masal derlemiş ve bunları zaman zaman da yayımlamıştır. 150 civarında âşık makamı bilmektedir.
Türkiye ve Avrupa’da 40 civarında plağı ve kaseti yapılmıştır.
1987 yılında bu yana Türkiye Musiki Eseri Sahipleri Meslek Birliği (MESAM)’nin kurucu üyesi olup bu kurumda çeşitli görevler almıştır.
Âşık Şeref Taşlıova gerek ustaları, gerek yaşadığı coğrafya, gerekse millî ve manevi konulardaki hassasiyeti ile tanınan bir saz şairidir. Kendisi yaşamasa bile ustalarından dinlediği Rus işgali, bölgenin Rus ve Ermenilerden çektiği eziyetler onun destancı kişiliğinin oluşmasında etkili olmuştur.
Şiirlerinde Şeref, Şeref Taşlıova ve Taşlıova mahlaslarını kullanmaktadır.
Taşlıova’nın doğaçlaması çok güçlüdür. Tarih, coğrafya ve dinî bilgilerinin de yeterli seviyede olmasından dolayı muamma çözme ve atışma da oldukça başarılıdır. Posoflu Müdamî, Ardanuçlu Efkârî, İshak Kemalî, Şavşatlı Deryamî, Davut Sularî, İlhami Demir, Rüstem Alyansoğlu, Ummanî Can, Ali Rahmanî, Nusret Torunî, Firkatî (Turgut Günay), Murat Çobanoğlu, Mevlüt İhsanî, Yaşar Reyhanî, Mustafa Ruhanî, Divanî (İhsan Kılıç), Çağlayan (Memduh Kılıç), Kadir Kılıç, Nuri Çırağî, Hüseyin Sümmanoğlu, Mürsel Sinan, Şavşatlı Âşık Kara, Ali Rıza Ezgi, Feymânî, Hacı Karakılçık, Kul Mustafa, vb. onun atıştıkları âşıklardan bazılarıdır.
Taşlıova’nın şiirlerinin büyük bir kısmı hece vezniyle olup koşma, türkü ve destan türündedir. Onun ayrıca 15’li hece ölçüsüne ve aruzun fâilâtün (3), fâilün veznine uyan divan (divanî)ları da ünlüdür.
Doğu Anadolu ve Azerbaycan âşık şiirinin bütün dallarında eserler veren Taşlıova, şiirlerinde aşk, gurbet, kahramanlık, Allah, Kur’an, vatan, millet, bayrak ve tabiat konularını işlemiştir.
Taşlıova’nın şiirlerinin bir kısmı Amerika’da, Indiana Üniversitesi tarafından derlenmiştir. Almanya Berlin Üniversitesi, International for Tradational Music Institute’de onun türkülerini derleyerek kitap hâline getirmiştir. Şiirlerinden yapılan bir seçme 1990 yılında Kültür Bakanlığı tarafından Gönül Bahçesi adıyla yayımlanmıştır.
Saadettin Ulus, Şah İsmail, Korkmaz İkan, Hikmet Arifî Ataman ve Bekir Sami Özsoy (Nuri Şahinoğlu) onun yetiştirdiği çıraklardır.
Şeref Taşlıova’nın şiirlerinin dili, yaşadığı coğrafyanın dil özelliklerini içermektedir. Çıldır Terekeme ağzı ve Azerbaycan Türkçesinin özelliklerini onun şiirlerinde görebilmekteyiz. Ayrıca şiirlerinde Arapça ve Farsça kelimeleri kullanmasına karşılık, dili anlaşılır ve durudur.
Şeref Taşlıova aynı zamanda iyi bir hikâye anlatıcısı ve musannifidir. Hikâyelerinde soru cevap yöntemiyle anlatımın güzel örneklerinin yanı sıra kalıplaşmış sözler, atasözleri, deyimler ve modernleşmeden kaynaklanan bazı kavramlar kullanılmıştır.
Murat Çobanoğlu ile birlikte Sivas Türk Halk Müziği Korosu’na girmiş ve aynı yerden 2003 yılında emekli olmuştur.
Oğlu Mete Taşlıova da halk edebiyatı sahasında Yrd. Doç. olarak çalışmakta olup lisans tezi babası Şeref Taşlıova ile ilgilidir. Ayrıca Şeref Taşlıova’nın iki kitabı, Türk Dil Kurumu Destan Projesi yayınları arasında yer almıştır.
BİRİ ANADOLU BİRİ ATATÜRK
Biri bülbül oldu birisi güldür
Biri Anadolu biri Atatürk
Biri sevgilidir biri güzeldir
Biri Anadolu biri Atatürk
Biri arı oldu birisi kovan
Biri yaralının derdine derman
Biri büyük asker büyük kumandan
Biri Anadolu biri Atatürk
Biri örnek oldu bütün cihana
Biri Türk milleti adına ana
Biri can adadı nazlı vatana
Biri Anadolu biri Atatürk
Biri kucaklayan birisi saran
Biri aranılan birisi soran
Biri kurtarılan biri kurtaran
Biri Anadolu biri Atatürk
Biri savaş yaptı bizi kurtardı
Biri bin bir türlü meyvalar verdi
Biri üzerinde bir devlet kurdu
Biri Anadolu biri Atatürk
Biri bize kurdu Cumhuriyet’i
Biri ecdadımın yurdu, cenneti
Biri bize verdi bu hürriyeti
Biri Anadolu biri Atatürk
Biri insanlığa örnekler katar
Biri bu Şeref’in kalbinde atar
Biri birisinin bağrında yatar
Biri Anadolu biri Atatürk (Taşlıova 1990: 38)
POSOFLU ÂŞIK SABİT (ATAMAN) MÜDAMÎ
1918 yılında Ardahan ilinin Posof ilçesinin Varzına (Demirdöven) köyünde doğmuştur.
İlk eğitimini din adamı olan babasından almıştır. Daha sonra evden kaçmış ve Ardahan Yetimler Okulu’na yatılı olarak girmiştir. Ancak dördüncü sınıfa geçtiğinde okulun kapanması üzerine babasının yanına dönmek zorunda kalmış ve orada Kur’an kursu hocalığına başlamıştır. Rüyasında pir elinden bade içmiş ve kendisine “bitti” anlamına gelen “Müdam” mahlası verilmiştir. Pirler tarafından rüyasında gösterilen Şemsinur adındaki kıza âşık olmuştur, ancak onu hiçbir zaman bulamamıştır.
1938 yılında Atatürk’ün ölümü üzerine yazdığı ağıdıyla kısa süre içerisinde bütün Türkiye’de tanınmaya başlamıştır.
Pertev Naili Boratav’ın derlemelerinde kendisine kaynak şahıslık yapmış ve bildiği bütün halk kültürü ürünlerini ona aktarmıştır.
Âşık bir ailenin çocuğu olup Âşık Üzeyir Fakiri, Ferhad Feryadî ve Süleyman Süreyya onun dedeleridir.
Müdamî’nin yetişmesinde bölgenin ünlü âşıkları Kağızmanlı Âşık Cemal Hoca, Ardanuçlu Âşık Efkârî, Bardızlı Âşık Nihanî ve Yusufelili Âşık Huzurî’nin büyük etkisi olmuştur.
Doğu Anadolu Bölgesi âşıklarının tamamı Müdamî’den etkilenmiştir denilse yanlış olmaz. Bunlar arasında İlhami Demir, Yaşar Reyhanî, Davut Sularî, Mevlüt İhsanî, Âşık Sarrafî, Âşık Paşa Yangunî, Âşık Efkârî, Dursun Cevlanî, Murat Çobanoğlu, vb. sayılabilir.
Hem aruz, hem de hece ile söylenmiş şiirleri bulunan Müdamî’nin asıl başarılı şiirleri, hece vezni ile yazıp söyledikleridir. Şiirlerinde, aşk, kahramanlık, tabiat, yurt sevgisi ve mutsuzluk gibi konuları işlemiştir. Öğüt ve tasavvufi konularda da şiirleri vardır.
Koşma, yedekli koşma, mâni, varsağı, destan, türkü, divan, selis, semai, kalenderi, satranç, vezn-i aher, rübai, sicilleme; terci-i bent ve muhammes dallarında yüzlerce şiir yazmış / söylemiştir.
Atışmada çok başarılı bir âşıktır. Onun diğer saz şairlerinden ayrılan en önemli özelliği taşlama yapmamış olmasıdır.
Şiirlerinin dili aldığı eğitime paralel olarak biraz ağırdır. Özellikle aruzla yazdığı şiirlerde Arapça ve Farsça tamlamaların varlığı gözden kaçmamaktadır. Ayrıca onun şiirlerinde yaşadığı coğrafyanın dil özellikleni de bulabiliriz. Bununla beraber hece vezniyle söylemiş olduğu şiirlerinde dili oldukça durudur.
“Bakarsın vücuttan geçmiş bir kola
Katlanılmaz derttir püsküllü bela
Vücûdum benzetti kabartma yola
Yaptı tiren hattı tahta kurusu” (Özsoy-Ataman 1993: 79)
Diğer saz şairlerinin şiirlerinde olduğu gibi, Müdamî’nin şiirlerinde de daha çok yarım kafiye kullanılmıştır. Bunun yanında diğer kafiye çeşitlerinin de örnekleri vardır. Şiirlerinde cinaslı kafiyenin örnekleri de görülür.
“Men ezzinem bir güle
Bir bülbüle bir güle
Yıllarca ağlayan kul
N’olur mevlâm bir güle” (Özsoy-Ataman 1993: 83).
Âşık Müdamî, aynı zamanda iyi bir hikâye musannifidir. Seyfizülyezan, Alişir ile Gül, Öksüz Vezir ve Dürügilan onun tasnif ettiği hikâyeler arasındadır. Yaralı Top efsanesini ise manzum şekilde söylemiştir.
Yazları çiftçilik ve hayvancılık yapan Müdamî, kışları da âşıklık yaparak hayatını devam ettirmiştir.
Babasıyla birlikte gezip dolaşmıştır. Şavşatlı Tevfik Usta’dan âşıklık ve hikâyecilik dersleri almıştır. Cilavuz Köy Enstitüsünde müzik öğretmenliği de yapmıştır.
Müdami’nin önemli özelliklerinden birisi de halk hekimliğine ilgi duymasıdır. Bunu bölgenin ünlü âşıkları Şeref Taşlıova ve Murat Çobanoğlu da doğrulamaktadır (Özsoy-Ataman 1993: 58-59).
8 Kasım 1968’de vefat etmiştir.
Posoflu Müdamî’nin şiirleri üzerinde kendisi de âşık olan Bekir Sami Özsoy, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsüne bağlı olarak bir doktora tezi hazırlamıştır. Eserin kısaltılmış şekli Bekir Sami Özsoy ve âşığın oğlu Halil İbrahim Ataman tarafından kitap hâlinde yayımlanmıştır.
ŞEMSİNUR
Yedi yaştan bir sevdaya tutuldum
Sadık dostum ne hâldeyim sor beni
Otuz üç senedir yandım yıkıldım
Kül etti içimde gizli kor beni
Tuz misali her yemeğe ekildim
Elekten elendim kaba döküldüm
Nuh Nebi’nin haddesinden çekildim
Baba ocağından etti dur beni
Gönül bir deryadır sırrı bilinmez
Lokman’dan bu derde çare bulunmaz
Hüsnü bir an hayalimden silinmez
İster isen yâd illere sür beni
Leyl ü nahar yâr vuslatın gözetir
Gözyaşlarım şarap ciğer mezedir
Saç sakal ağardı aşkım tazedir
Yalan derse mal tüfeği vur beni
Şair Müdam arar nerde Şemsinur
Saldı beni dertten derde Şemsinur
Hayalde fikirde sırda Şemsinur
Acep unuttun mu Şemsinur beni (Özsoy 2010: 1429-1430)
ÂŞIK YAŞAR (YILMAZ) REYHANÎ
1934 yılında Erzurum ilinin Hasankale (Pasinler) ilçesinin Alvar köyünde doğmuştur.
Fakir bir ailenin çocuğu olan Reyhanî okula gidememiştir. Daha sonra ilkokulu dışardan bitirmiştir. Reyhanî’nin yetişmesinde Bayburtlu Âşık Hicranî, Sarıkamışlı Dursun Cevlanî, Yusufelili Huzurî, Kağızmanlı Cemâl Hoca, Karslı Gülistan Çobanlar, Posoflu Müdâmî ve Ardanuçlu Efkârî’nin payları büyüktür. Başta kendi çocukları (Mansurî, Ozan) olmak üzere pek çok çırak (Âşık Firganî, Âşık Meramî, Âşık Nafiz Yıldız, Âşık Rahim Sağlam) yetiştirmiştir.
Onunla ilgili kaynakların büyük çoğunluğunda badeli âşıklarımızdan olduğu kayıtlıysa da, Dilaver Düzgün âşığın bu görüşe itibar etmediğinden söz etmektedir (Düzgün 1997: 18). Ancak o ister badeli ister badesiz olsun bir güzele âşık olmuştur. Bu durum bir dörtlüğünde şöyle dile getirilmektedir:
“Daha on dört yaşındaydım
Bir kız bana el eyledi
Yaklaştım derdini sordum
Bir tenhaya gel dedi” (Düzgün 1997: 18)
Bu dörtlükten de anlaşıldığına göre 14 yaşında âşık olmuştur.
1951 yılına kadar yazdığı şiirlerinde Dertli mahlasını kullanmıştır, ancak Bayburtlu Hicranî bu mahlası beğenmemiş ve ona Reyhanî adını vermiştir. Reyhanî mahlasının dışında Reyhan ve Âşık Reyhan’ı da kullanmıştır. Şiirlerinde her çeşit kafiyenin örnekleri olmakla birlikte yarım kafiye çoğunluktadır.
Âşıklığının oluşmasında Karaca Oğlan, Âşık Ömer, Gevherî, Dadaloğlu, Pir Sultan Abdal, Çıldırlı Âşık Şenlik, Erzurumlu Sümmanî, Bayburtlu Celalî, Everekli Seyranî’nin şiirlerinin etkili olduğunu söyleyebiliriz.
Reyhanî, 1966 yılından 1991 yılına kadar aralıksız olarak Konya Âşıklar Bayramı’na katılmış, ayrıca Doğu Anadolu’nun yanı sıra Türkiye içinde ve dışında (Almanya, Hollanda, İsveç, Norveç, Danimarka, Fransa, İsviçre, Belçika, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, İran, Suriye) pek çok âşık toplantısına katılarak dereceler almıştır. Şiirlerini plak ve kasetlere okumuş ve kısa sürede ünü Türkiye dışına da taşmıştır.
Şiirlerinin dili duru olup, Erzurum ağzının özeliklerini gösterir. Elimizde bulunan yüzlerce şiirinin tamamı hece vezniyle olup divan, koşma, semai ve destan dallarında söylenmiştir. Sazı ve sözündeki güzellik, şiirdeki başarısıyla birleşince sanatın zirvesine oturmuştur. 8, 11, 14 ve 15 heceli şiirlerin yanında 4, 5, 7 heceli şiirleri de vardır.
Şiirlerinde; toplumsal yergi, köy hayatının zorlukları, ekonomik dengesizlikler, gecekondu semtlerinin problemleri, gurbet ve gurbet eldeki sıkıntılar, yurt dışına giden insanlarımızın problemleri, aşk, tabiat ile dinî ve tasavvufî konuları işlemiştir.
“Ben köprüsüz yolun yıkık taşıyım
Ben yalnız yolcunun öz kardeşiyim
Ben sağlam tarağın kırık dişiyim
Ben saçsız kellerin tercümanıyım” (Düzgün 1997: 24)
Onun hayatında çok üzüldüğü konulardan birisi de devlet sanatçısı olamamasıdır. İki arkadaşının devlet sanatçısı yapılıp, kendisinin yapılmamasını her ortamda dile getirmiştir. Hatta devlet sanatçısı olabilmek için, ortaya bazı kıstaslar bile koymuştur:
En az 10 halk hikâyesi bilmelidir.
Konya Âşıklar Bayramı’nda en az 15 madalya kazanmış olmalıdır.
Âşıklıktan başka bir yan işi olmamalıdır.
Çok iyi atışma yapabilmelidir. (Özsoy-Bolatkale 2010: 1571)
Halk şiirinin bütün tür ve şekillerinde şiirler söyleyen Reyhanî, atışma ve hikâyeli türkülerde çok başarılıdır. Bunun yanında klasik halk hikâyelerinin (Emrah ile Selvi, Kerem ile Aslı, Âşık Garip, Ferhat ile Şirin, Asuman ile Zeycan, Varaka ile Gülşah, Zaloğlu Rüstem, Ali İzzet, Necip ile Telli, Köroğlu’nun Silistre ve Demircioğlu Kolları) dışında halk hikâyesi tasnif edebilen birisidir. Bildiği hikâyeleri Tuylu Fazıl Dede, Nalbant İshak ve Behçet Mahir’den öğrenmiştir.
Âşık Yaşar Reyhanî’nin şiirleri Türk Folkloru, Tarla, Bayrak, Soluk, Töre, Köz, Çağrı ve Millî Kültür gibi dergilerde yayımlanmıştır.
Reyhanî’nin hayatı ve şiirleri etrafında değişik üniversitelerde lisans düzeyinde 10’a yakın tez yapılmıştır.
Ömrünün sonuna doğru Bursa’ya yerleşmiştir.
Âşık Yaşar Reyhanî 10 Aralık 2006 tarihinde birkaç yıl önce yerleştiği Bursa’da vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir. Yıldırım Belediyesi âşığın şanına yakışır bir anıt mezar yapmıştır.
BİR ÇİÇEK
Bahar gelsin şu dağlara gideyim
Belki derdimize çare bir çiçek
Toplayıp devşirip harman edeyim
Açılan yaramı sara bir çiçek
Kara taşta ala geyik sesi var
O geyiğin ıssız taşta nesi var
Kavalın acı bir inlemesi var
Çobanı düşürmüş zara bir çiçek
Kelebek de böceklerin âlisi
Ne mutlu bir çiçeğin delisi
Yeşil yamaç tabiatın halısı
Nakış dökmüş ara ara bir çiçek
Ben de bir âşığım Reyhanî adım
Sorun çiçeklere az mı ağladım
Benim tabiattan bir tek muradım
Götüreyim nazlı yâre bir çiçek (Düzgün 1997: 145).
İÇ ANADOLU BÖLGESİ
ÂŞIK VEYSEL ŞATIROĞLU
Âşık Veysel, Şatıroğlu soyundandır. Bu konuda şöyle demektedir: “Efendim, Şatıroğulları çok... Malatya, Trabzon, Konya’da var. Onlar benim düşünceme kalırsa Türkistan’dan mı gelmişler nedir..?” (Aslanoğlu 1967: 9)
Pek çok araştırıcı, Veysel’in doğum tarihinin 1310 (1894-1895) olduğu hususunda hemfikirdir. Ancak onun doğduğu mevsimle ilgili ufak tefek bilgi farklılıkları da vardır.
“Gülizar, davarların sağılma yeri olan “Güzlek”te, bir yaz günü doğurmuştur Veysel’i. Göbeğini de kendi eliyle kesmiştir.” (Binyazar (?): 16).
“Anası [Gülizar] bir güz günü köy dolayındaki Ayıpınar merasına koyun sağmaya gittiğinde; oracıkta bir yol üstünde doğurmuş Veysel’i. Göbeğini de kendi eliyle kestikten sonra, bebesini de bir çaputa sarıp yürüye yürüye köye gelmiş.” (Oğuzcan 1970, [IX], Oğuzcan 1972: I).
“1310 (1894-1895) doğumluyum. Anamın anlattığına göre [eski] hesap Eylül’ün sonuna doğru, yahut Ekimin başlarında... Güz mevsimi olduğu belli. Anam koyundan gelirken beni yolda dünyaya getirmiş. Kadınlar toplanmış, çarşaf ve önlüklerine sarıp getirmişler” (Özen 1998: 12)
Âşığın doğum tarihi söylediği dörtlüklere de yansımıştır:
“Üç yüz onda gelmiş idim cihana
Dünyaya bakmadan ben kana kana
Kader böyle imiş çiçek bahane
Levh-i kalem kara yazmış yazımı” ( Oğuzcan 1973: 261)
***
“1310 doğum, Veysel’dir adım
Dünya mı eskidi, ben mi kocadım?
Çok dolandım bir sadık dost aradım
Sözü ciddi, kalbi beyan kalmadı” ( Aşkun 1973: 9)
Görüldüğü gibi onun doğum tarihi halk takvimine göre güz mevsimidir. Bu mevsimde ağaçlar yapraklarını döker, tarlaya tohumu atılır, kışlıklar kilere doldurulur. Ancak, Oğuzcan ve Binyazar’da sözü edilen zamanda bir çelişki vardır. O da güz aylarında koyun sağmaya gitme meselesidir. Bilindiği gibi Veysel’in kendi ifadesiyle sözünü ettiği Eylül ve Ekim aylarında koyun ve keçilerin sağılabilecek miktarda sütü olmaz. Bu nedenle onun doğum tarihini 1894 yılının güz ayları şeklinde vermek istiyoruz.
Âşık Veysel Soyadı Kanunu’ndan sonra aile lakapları olan Şatıroğlu soyadını almıştır.
Yedi yaşında bir gözünü çiçek hastalığından kaybeden Veysel bir süre sonra da diğer gözünü de ahır temizlerken, sarı öküzün boynuzuna kurban vermiştir. Veysel’in oğlu Bahri Şatıroğlu bu durumu Kutlu Özen’e şöyle anlatmıştır:
“Yedi yaşımda (1901) çiçek hastalığına yakalandım. Çok zor günler yaşadım. Canımı zor kurtardım. Çiçek hastalığı yüzünden sağ gözümü tamamen kaybettim; sol gözüme ise perde indi. Babam beni Akdağ Madeni’ndeki bir sağlıkçıya götürüp, sol gözümdeki perdeyi aldırmak istiyordu. Bir gün ağabeyim Ali ile ahıra gittim. Ağabeyim hayvanların altını çalıyor / süpürüyor ben de musuru temizliyordum. Saman artıklarını dökmek için yere eğildim. Eğilmemle birlikte çıtak öküzün boynuzu gözüme saplandı. Bayılıp kalmışım... Gözüm de akıp gitmiş…” (Özen 1998: 12)
Veysel okula gitmemiştir, o bu konuda Kutlu Özen’e şu bilgileri aktarmıştır:
“Artık ilkokul çağlarına doğru idim; ama okul yok ki okuyayım. Okul olsa dahi ben nasıl okuyabileceğim? Yazıyı görmüyorum ki... Şimdiki gibi körler okulu da yok ki babam öküzünü, ineğini satıp göndersin.
Köyümüzde köy imamı Molla Kâhya vardı. Okul çağı gelenler onun odasında toplanırlardı. Kur’an-ı Kerim okurlardı. Ancak Elif Cüzü’nü öğrenebiliyorlardı. Bir de namaz surelerini.
Ağabeyim Ali gelir ‘elif, be, te’ diye sayardı. O zamandan dahi bu kelimeler aklımda yer etmiştir. Zaman zaman öğrendiğim sureleri okurum. Ah şu zamanki devir! Körler okulu var; herkes okuyup yazmayı öğreniyor, körü de sağlamı da herkes memur olabiliyor. Biz bütün bu yenilikleri Gazi Paşa’ya borçluyuz.” (Özen 1998: 11-12)
Âşık Veysel’in gözlerinin kör olması, kendi başına bir iş yapamaması aileyi de düşündürmektedir. Sonunda ona Molla Hüseyin ve Camşıhlı Ali Ağa’dan saz dersleri aldırırlar. Ancak Âşık Veysel bütün uğraşlara karşılık kayıtsız kalır.
Veysel hayatta iki şeye çok üzülür; “Ata’ya gidemediğine bir, askere gidemediğine iki; yanardı o kadar olur.” (Turan 1994: 16).
Âşık Veysel’in dilinin çözülmesi ve onun gün yüzüne çıkmasında Ahmet Kutsi Tecer’in katkısı çoktur. 1931 yılında yapılan I. Sivas Halk Şairleri Bayramı'na Veysel’in dışında 14 âşık daha katılmıştır:
“Bayram üç gün devam etti. Üç gün çaldık çağırdık. Sonra serbestledik. Ahmet Kutsi Bey, işte o geceden sonra “Halk Şairi” olduğumuza dair bize birer kâğıt verdi.” (Bakiler 1989: 9, Özen 1998: 14). O zamanın zihniyeti dolayısıyla elimizde sazla bir kasabaya bile gidemiyorduk. Hem ayıp, hem günah sayılıyordu. Ancak köylerde dolaşıyorduk. Düğün ve eğlence olduğu zaman alıp bizi götürürlerdi. Ayağımızın bağını Ahmet Kutsi Bey çözdü. Elimize verdiği kâğıtla serbestçe dolaşma imkânına sahip olduk.” (Özen 1998: 15-16)
Âşık Veysel bu bayramın dışında, II. Sivas Halk Şairleri Bayramı’na; 28-30 Ekim 1967 yılında yapılan Konya II. Âşıklar Bayramı’na da katılmıştır.
Artık Âşık Veysel’in dili çözülmüştür, o artık usta malı parçaların dışında kendi parçalarını da söylemeye başlamıştır. Cumhuriyetin 10. yılı kutlamaları dolayısıyla, Ağcakışla Nahiye Müdürünün teşviki üzerine bir destan yazarak Ankara’ya gitmeye karar vermiştir:
“Türkiye’nin ihyası Hazreti Gazi
[Atatürk’tür Türkiye’nin ihyası]
Kurtardı vatanı düşmanımızdan
Canını bu yolda eyledi feda
Biz dahi geçelim öz canımızdan” (Oğuzcan 1973: 196)
Âşık Veysel’in âmâ olmasından dolayı ona hayatı boyunca, Kasım, Halil, İbrahim, Küçük Veysel ve oğlu Ahmet yoldaşlık yapmışlardır.
Âşık Veysel Sivas ve ilçelerinin dışında daha çok İç Anadolu (Çorum, Tokat, Yozgat, Kayseri, Ankara, Konya vb.) şehirleri ile İstanbul’u gezip dolaşmıştır.
Âşık Veysel’in, İstanbul Radyosu’nda yaptığı canlı yayın büyük beğeni toplamıştır. Ancak bu yayının asıl önemi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün de onu dinlemesidir.
“Radyo o zamanlar İstanbul’da idi. Yedigün Mecmuası’nın tavsiyesiyle Mesut Cemil’e gittik. Radyoda çalıp söyledik. Biz oradan ayrılınca Atatürk Dolmabahçe’den telefon etmiş. Onlar kimdi, bana gönderin demiş. Fakat bizi bulamamışlar. Bu olay 1933-1935 yılları arasında geçti..” (Özen 1998: 18)
Âşık Veysel, İstanbul Radyosu’nda program yaptığı yıllarda bir de plak doldurmuştur. Kısa bir zamanda plakları çok tutulan Veysel artık her evde, her kahvede, kısacası insanın olduğu her yerde aranan bir âşık olur. Plağa okuduğu ilk türkü ise Emlek yöresinin ünlü ozanlarından Âşık İzzetî’ye aittir (Turan 1994: 20).
“Türkiye’de sazla plağa ilk türküyü ben okudum. ‘Mecnun’um Leylamı gördüm’ çok tutuldu. Sonra ‘Atatürk’e Ağıt’ da öyle. Kırılırsa bir daha bulamam düşüncesiyle aynı plaktan ikişer üçer tane alan olduğunu duydum.” (Özen 1998: 18).
1950 yılında Âşık Veysel’in hayatını konu alan ve senaryosu Bedri Rahmî Eyuboğlu tarafından yazılan bir film yapılmıştır. Filmin rejisörü Metin Erksan, başrol oyuncuları ise Aclan Sayılgan ve Ayfer Feray’dır ( Özen 1998: 19).
Usta malı şiir, doğaçlama söyleme, saz öğretmenliği, Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’ndeki Onuncu Yıl’la ilgili destan, İstanbul Radyosu’ndaki program derken Âşık Veysel bütün Türkiye’de tanınmıştır. Veysel için Türk Folklor Araştırmaları Dergisi sahibi İhsan Hınçer’in önderliğinde Türk Halk Bilgisi Derneği ve çeşitli basın kuruluşlarının katkılarıyla jübile yapılmaya karar verilmiştir. Bu gecede Ahmet Kutsi Tecer, Bedri Rahmi Eyuboğlu, Mes’ut Cemil, Eflatun Cem Güney ve Behçet Kemal Çağlar Âşık Veysel’i çeşitli yönleriyle değerlendirmişlerdir. Vedat Nedim Tör, Yaşar Kemal Göğçeli, Ercüment Behzat Lav, Orhon Arıburnu ise Veysel’den birer şiir okumuşlardır (Hınçer 1952: 546).
Türk Folklor Araştırmaları Dergisi’nden öğrendiğimize göre 20 Nisan 1952 tarihinde Âşık Veysel için Ankara’da da “Âşık Veysel Jübilesi” tertiplenmiştir ( Hınçer 1952: 528).
Âşık Veysel, Sivas Maarif Müdürü Ahmet Kutsi Tecer’in yardımıyla Arifiye (Adapazarı), Hasanoğlan (Ankara), Çifteler (Eskişehir), Göl (Kastamonu), Pamukpınar (Sivas) ve Akpınar (Samsun) Köy Enstitüleri’nde saz öğretmenliği yapmıştır. Savaştepe (Âşık, Çanakkale demektedir, Balıkesir olması gerekir.), Erzurum, İstanbul, Malatya ve Adana Köy Enstitüleri’nde ise konserler vermiştir.
Âşık Veysel, 1965 tarihinde Türkçeyi güzel kullanmak ve millî kültüre hizmetinden dolayı dönemin Cumhuriyet hükümeti tarafından 500 lira maaşa bağlanır. Veysel bu maaşı ömrünün sonuna kadar alır.
Veysel, son konserini 15 Ağustos 1971 tarihinde Nevşehir’in Hacı Bektaş ilçesinde vermiştir. O yıllarda Veysel’in yanından hiç ayrılmayan oğul Ahmet Şatıroğlu bu konseri şöyle anlatır:
“Babam son olarak 15 Ağustos 1971’de Hacı Bektaş Turizm Derneği tarafından çağırılmıştı. İlk günü sahneye çıktı. Salon tıklım tıklım dolu idi. Halk “Toprak” şiirini istedi. Babam da:
‘Sayın seyirciler, zaten bir avuç toprağım var. O da üstümü örtecek, size neyimi vereyim’ dedi. Ve Toprak’ı okumaya başladı; fakat bitiremedi. Sahneden ayrılmak zorunda kaldı. Ertesi sabah hastalandı, bu onun son konseri oldu.” (Özen 1998: 19-20)
Âşık Veysel’in ölümünden sonra Hürriyet Gazetesi’nin açmış olduğu bir kampanya ile 335 bin lira toplanmıştır. Bu paranın 200 bin lirası ile Veysel’in heykeli yapılırken; kalan parayla köyüne elektrik getirilmiş, mezarı yapılmış ve ilkokulun ihtiyaçları karşılanmıştır.
Veysel’in elimizde 170 civarında şiiri bulunmaktadır. Veysel bu şiirlerinde köy enstitülerini, halkevlerini, Atatürk ve Cumhuriyeti, içinde yaşadığı toplumun kültürel değerlerini, Sivrialan’ı, Kızılırmak’ı, tabiatı, okul ve hastaneyi, ayrılığı, gurbeti, eşi ve çocuklarına olan sevgisini, hayatında yer eden önemli devlet adamlarını ve vatan sevgisini işlemiştir. Bu arada zaman zaman taşlama türünde de güzel örnekler vermiştir.
O sadece şiir yazmamış aynı zamanda konserlerinde halk nesrinin de örneklerini vermiştir.
“Tebessüm ederken, düşünme” şeklinde tanımlayabileceğimiz, kısa, nesir şeklinde ve bir tipin etrafında teşekkül eden fıkraların en iyi anlatıcılarından birisi de âşıklarımızdır (Şimşek 1993:16-20). Bir âşıklar bayramını baştan sona takip edersek hemen hemen her saz şairinin Nasrettin Hoca, Bektaşî, Temel, Köylü, Yörük fıkralarından örnekler sunduğunu görürüz. Üzerinde durduğu konunun daha iyi anlaşılabilmesi için Âşık Veysel de zaman zaman fıkra, hayvan masalı anlatmış ve çeşitli espriler yapmıştır.
Âşık Veysel kibar, beyefendi, karıncayı bile incitmek istemeyen bir ruha sahiptir. Veysel saz meclislerinde ve özel sohbetlerinde de kibarlığından hiçbir şeyi kaybetmemiştir. Elbette âşığın esprilerinde de bu ruh hâli hâkimdir.
1894 yılında dünyaya gelen ve 1973 yılında iki kapılı hanın kapısını kapatan Âşık Veysel, şu veya bu kesimin âşığı değil 70 milyon Türk halkının saz şairidir. Hatta 70 milyonun değil Türk dünyası dediğimiz Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar uzanan coğrafyanın, kısacası 300 milyon Türk’ün âşığıdır.
SENLİK BENLİK NEDİR BIRAK
Allah birdir Peygamber hak
Rabbülâlemindir mutlak
Senlik benlik nedir bırak
Söyleyim geldi sırası
Kürt’ü Türk’ü ve Çerkes'i
Hep Âdem'in oğlu kızı
Beraberce şehit gazi
Yanlış var mı ve neresi
Kur’an’a bak İncil’e bak
Dört kitabın dördü de hak
Hakir görüp ırk ayırmak
Hakikatte yüz karası
Bin bir ismin birinden tut
Senlik benlik nedir sil at
Tuttuğun yola doğru git
Yoldan çıkıp olma âsi
Yezit nedir, ne kızılbaş
Değil miyiz hep bir kardaş
Bizi yakar bizim ateş
Söndürmektir tek çaresi
Kişi ne çeker dilinden
Hem belinden hem elinden
Hayır ve şer emelinden
Hakikat bunun burası
Şu âlemi yaratan bir
Odur külli şeye kadir
Alevi Sünnilik nedir
Menfaattir varvarası
Cümle canlı hep topraktan
Var olmuştur emir Hak’tan
Rahmet dile sen Allah'tan
Tükenmez rahmet deryası
Veysel sapma sağa sola
Sen Allah'tan birlik dile
İkilikten gelir bela
Dava insanlık davası (Alptekin 2004: 158-159).
ÂŞIK HACI BEKTAŞ (COŞKUN) TALİBÎ
1898 yılında Sivas ilinin, Tonus (Altınyayla) ilçesinde doğmuştur.
Talibî, küçük denilebilecek bir yaşta babasını kaybetmiştir. Ailenin en büyük çocuğu olması ona bazı sorumluluklar yüklemiştir. Bu sebepten çiftçilik ve çobanlık yapmak zorunda kalmıştır. Talibî Arap alfabesini hocadan, Latin alfabesini ise kendi kendine öğrenmiştir. Çiftçilik ve çobanlığın dışında imamlık da yapmıştır. Talibî gurbete çıkmasını rüyasında gördüğü Evliya Çelebi ile ilişkilendirir. Evliya Çelebi rüyasında ona Kur’an okumuş sonra; “Üzülme sen de benim gibi seyahate çık, kendini avutursun” diye öğütlerde bulunmuştur (Kaya 2009: 282). Bu olaydan sonra da yurdun dört bir yanını gezip dolaşmıştır. Türkiye’nin 67 il, 455 ilçe ve 1000 köyüne gittiği için; kendisine “İkinci Evliya Çelebi”, “XX. Yüzyılın Evliya Çelebi’si” gibi adlar verilmiştir. Bunların dışında “Aşkın Pehlivanı”, “Turizm Halk Şairi” gibi sıfatları da kullanmıştır.
Geçim sıkıntısı ve bazı ailevi problemlerden dolayı Talibî, kendisini gurbete atmış ve 1938 yılından ölüm tarihi olan 1976’ya kadar bu gurbet hayatı devam etmiştir. Bu dönemde hayatını sinema ve okullarda okuduğu şiirleriyle kazanmıştır.
Talibî ilk âşıklar bayramından (Sivas, 5-7 Kasım 1931) Konya Âşıklar Bayramı’na kadar pek çok âşık toplantısına katılmış, buralarda çeşitli dallarda dereceler almıştır.
Badeli âşıklarımızdan olan Talibî, 14 yaşında pirlerin gösterdiği Keklik Emine’ye tutulmuş ve bütün ömrü onun aşkı ile geçmiştir. Emine güzeller güzeli bir kızdır:
Sensin güzellerin başı
Kudretten çekilmiş kaşı
Telli turna tavus kuşu
Yerden göğe toz Emine (Kaya 2005: 16)
Şiirlerinde kendisini, sevgilisi Emine’ye duyduğu aşkı, tabiatı, gezip dolaştığı yerleri (ırmak, göl, deniz, bağ, bahçe, park, mağara, vb.), çektiği sıkıntıları, millî, dinî ve fikrî konuları işlemiştir. Kısacası onun her konuda şiiri vardır.
Şiirleri arasında destanlarının ayrı bir yeri vardır. Sayısı 273’ü bulan destanlar arasında ağıt destanları, beldelerle ilgili destanlar, dua destanları, olay destanları, kız-kadın destanları, millî duygularla söylenmiş destanlar, sosyal konulu destanlar, yolculuk destanları başlıcalarıdır. Onun Dolaştı Dünyayı Aldı Diline adlı destanı 160, Deprem Destanı 89, Kıbrıs Destanı ise 77 dörtlükten ibarettir.(Kaya 2005: 29)
Şiirlerinde Talip, Talibî Coşkun, Talip Coşkun ve Coşkun Talip mahlaslarını kullanmıştır.
Talibî doğaçlamaları olan ancak saz çalamayan âşıklarımızdan birisidir. Halk şiirinin atışma (karşılaşma) dışındaki bütün dallarında başarılı örnekler vermiştir.
Talibî Coşkun, şiirlerinde duru bir dil kullanmış, az sözle çok şey anlatmaya çalışmıştır. Şiirlerinde mahallî kelime ve deyimleri bolca kullanmış, bazen de aynı şiir, hatta aynı mısrada kelimenin hem mahallî, hem de İstanbul Türkçesiyle söylenmiş şekillerine yer vermiştir.
Talibî Coşkun, Ruhsatî ve Erzurumlu Emrah’tan etkilenmiştir. Kendi memleketinde yaşayan veya onunla çağdaş olan pek çok âşık da Talibî’nin etkisinde kalmıştır.
Talibî mahlasıyla şiir söyleyen dört âşık daha vardır.
Talibî, 12 Mart 1976 tarihinde Ankara’da evinin yakınındaki bir kahvede vefat etmiş ve Karşıyaka (Ankara) mezarlığına defnedilmiştir.
OLMAZ
Ben söylerim hakikati
Sözlerimde yalan olmaz
Şu dünyada bir derdim var
Buna çare bulan olmaz
Kıymetimi bilen olmaz
Güneş gibi şahsım olsa
Devlet gibi tahtım olsa
“Gazi” gibi bahtım olsa
Yine bana gelen olmaz
Kıymetimi bilen olmaz
Pınar olsam çağlar gibi
Gazel döksem bağlar gibi
Altın olsam dağlar gibi
Benden bir pul alan olmaz
Kıymetimi bilen olmaz
Hazne dolu akçem olsa
Türlü kumaş bohçam olsa
Yalan dünya bahçem olsa
Benden bir gül alan olmaz
Kıymetimi bilen olmaz
Ben n’ideyim dünyasını
Bana çaktı iğnesini
Şu kalbimin aynasını
Parlatıp da silen olmaz
Kıymetimi bilen olmaz
Kuş olup gezsem havayı
Arayıp bulsam yuvayı
Dünyada kuru davayı
Benim gibi çalan olmaz
Kıymetimi bilen olmaz
Talibî der ki n’olurum
Mekânı nerede bulurum
Korkarım garip ölürüm
Namazımı kılan olmaz
Mezarımı bilen olmaz (Kaya 2005b: 136)
ÂŞIK MEHMET YAKICI
1879 tarihinde Konya ilinin Sarnıç Mahallesi’nde doğmuştur.
Mesut Efendi Okulunu bitirdikten sonra bir süre medreseye devam etmiştir. Genç denilebilecek bir yaşta babasının vefatı üzerine öğrenimini yarıda bırakmış ve ailenin geçimini üzerine almıştır. Ancak Göçü köyündeki bu hayat tarzı pek hoşuna gitmemiş ve şehre göçmeye karar vermiştir. Konya merkeze göçen Yakıcı, Millî Eğitimde yardımcı hizmetli olarak çalışmış, bu arada çiftçilik ve hayvancılık yapmaya da devam etmiştir.
Badeli âşıklarımızdan olan Yakıcı, rüyasında pirin kendisine verdiği sazı kırar. Ancak pir hiçbir şey olmamışçasına badesini sunar. Bu olaydan sonra Göçülü Mehmet Yakıcı, Âşık Mehmet Yakıcı olmuştur. Konya’nın dışında Ankara, İzmir ve İstanbul gibi illeri gezmiştir
Mehmet Yakıcı 30 yaşlarında şiir söylemeye başlamıştır.
Bugün üç defterde tespit edilen 300 kadar şiiri, destan, beyit, gazel, şarkı, nutuk, hikâyeli hatıra, ilâhî, naat, münacat, vücutname, dua, beddua, koşma, güzelleme, ninni, mâni, semaî, türkü, divan, manzum bayram tebrikleri ve mektuplar başlıkları altında sınıflandırılmıştır (Yakıcı 1992).
Âşık Mehmet Yakıcı destanları ile ünlüdür: Bunları şikâyet destanları, öğüt destanları, övgü destanları yergi destanları, yaş destanları (ağıtla), seyahat destanları, şehir, kasaba, köy destanları, merasim ve bayram destanları, yapı ve anıt destanları, yaş destanları, dinî hayatla ilgili destanlar, kültürel hayatla ilgili destanları, iktisadî hayatla ilgili destanları, siyasî hayatla ilgili destanları, savaş destanları, deprem-yangın ve sel felaketiyle ilgili destanları, kuraklık (kıtlık) destanları, hastalık destanları, mevsimle ilgili destanları, hayvan destanları, bitki destanları, yemek destanları, (Yakıcı 1992: ) vb. şeklinde sınıflandırılabiliriz.
Âşık Mehmet Yakıcı, şiirlerinde güzel olan her şeyi işlemiştir. Konya güzelleri ve Konya’nın güzellikleri onun şiirlerinde işlediği konuların başında gelir.
Zaman zaman da amirleriyle olan problemleri, Konya esnafının tutumunu, Konya ve Türkiye’nin içinde bulunduğu sıkıntıları şiirlerinde dile getirmiştir.
Şiirlerinin dili yaşadığı döneme göre durudur. Bu arada şiirlerinde mahallî söyleyişin örneklerini de bulabiliriz.
Onun şiirleri çeşitli dergi (Türk Folklor Araştırmaları, Türk Dili, Türk Folkloru, Halk Kültürü, Erciyes, Size, Millî Folklor, Merhaba / Akademik Sayfalar) ve kitaplarda yayımlanmıştır.
300’den fazla şiiri olan Âşık Mehmet Yakıcı’nın şiirleri torunu Ali Yakıcı tarafından Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktora tezi olarak hazırlanmıştır.
Âşık Mehmet Yakıcı, 25 Ocak 1950 tarihinde Konya’da vefat etmiş ve orada defnedilmiştir.
KALIYOR
Alaaddin Parkı’n seyran ederken
İki güzel gördüm çalgı çalıyor
Gezip etrafını devran ederken
Hep gelen eğlenip orda kalıyor
Oturmuş hanımlar yüzünü bürür
Yukarı seyreden her yanı görür
İskarpini sıkmış topuğun sürür
Evinde durmayıp o da geliyor
İkindi olur kurulur piyase
Satıyorlar orda tabak ve kâse
Toplanır gelirler Ayşe Miyase
Her gelen derdini burda buluyor
Efendiler beğler başlıyor keyfe
Garsonlar getirir çayınan gayfe
Masraf yazılır bir iki sayfa
Sabah olunca da hasta oluyor
Çalarlar bahçede kanunu sazı
Yanına oturtsa hem çifte kızı
Gördüğüm güzeller tanımaz bizi
Onlar düşlerime hemen giriyor
Görmez idi Konya ezel ezeli
Yüz kere söylesem ben bu gazeli
Gürcistan’ı geçti Konya güzeli
Güzel seven bunları da biliyor
Yukarda pervane fırlanıp döner
Bahçenin çırası parlayıp yanar
Çeşmeden suyunu içenler kanar
Akıp havuzuna hemen doluyor
Âşık Mehmet ora bir holta yaptı
Fırlanıp dolanıp ne hisse kaptı
Güzeli görünce yolundan saptı
O güzel uğruna hemen ölüyor (Sakaoğlu 1989: 224-225)
ÇUKUROVABÖLGESİ
ÂŞIK HALİL KARABULUT
1926 yılında Osmaniye ilinin, Sumbas ilçesinin, Mehmetli beldesinde doğmuştur. Doğup büyüdüğü yerlere âşık olan Karabulut, bir şiirinde memleketini şöyle anlatmıştır:
“Der Halil vatanım Mehmetli köyü
Acep ne âlemde hep emmi, dayı
Şimdi bal akıyor Kesik’in suyu
O yerler gözüme nur görünüyor” (Sakaoğlu 1987: 1)
Çiftçi bir ailenin çocuğu olan Halil Karabulut, o zaman Kadirli’ye bağlı bir köy olan Mehmetli’deki üç yıllık ilkokulu bitirmiştir. Eski yazıyı ise kendi kendine öğrenmiştir.
Üç yıl süren vatani görevinden sonra bağ ve bahçe işlerinin yanı sıra, “Mehmetli Köyü Kalkındırma Derneği” ve “Mehmetli Köyü Jandarma Karakolu Yaptırma Derneği” gibi derneklerde sosyal faaliyetlerde de bulunmuştur. Gezip dolaştığı yerler arasında Adana ve Osmaniye ile ilçeleri, Mersin, Konya, Hatay, Malatya, Elazığ, Kahramanmaraş, vb. sayılabilir.
1966 yılında Konya’da yapılmaya başlanan âşıklar bayramına katılarak değişik dönemlerde birincilikler almıştır.
Dinî ve millî konulardaki hassasiyeti vatan sevgisiyle birleşen Halil Karabulut, edebiyatla da yakından ilgilenmiştir. Kerem, Köroğlu, Dadaloğlu, Karaca Oğlan türküleri ve şiirleri, Reşat Nuri Güntekin’nin Çalıkuşu ve Halide Edip Adıvar’ın Ateşten Gömlek, Vurun Kahpeye romanlarıyla kaynaşmış ve karşımıza yüzyılımızın en büyük kalem ve destan şairi çıkmıştır.
15-16 yaşlarında şiir söylemeye başlayan Halil Karabulut, Çukurova’daki âşıklık geleneğine uyup ilk şiirlerini usta malı olarak okumuştur. Âşık, şiir söylemeye başlamasını Sakaoğlu’na şu şekilde anlatmıştır:
“...İlkokul çağlarımdan itibaren şiir söylemeye başlamıştım. O yaşta hiç kimseden bir şey öğrenmeden en fazla gördüğüm tabiata şiirler söylüyordum, hem de irticalen söylüyordum ama çok utangaç olduğumdan şiirlerimi gizli tutuyordum. Ama sonra bu anlaşıldı. O zamanlarda yöremizde bir iki kişi Karaca Oğlan ve Kerem türkülerini söylüyorlardı. Bunlar hoşuma gidiyordu. Ara sıra da Yunus ilahileri okunuyordu ve bu âşıkların Hak âşığı oldukları ve bade içtikleri söyleniyordu ama ben badenin ne olduğunu bilmiyordum.” (Sakaoğlu 2002: 18).
Şiirlerini genellikle, “Millî duygularım kuvvetlidir. Türklük benim iftihar ettiğim en büyük vasıftır.” sözü çerçevesinde yazmıştır.
Saz çalamayan Halil Karabulut, doğaçlaması güçlü olan bir kalem şairidir. O, Dede Korkut hikâyelerini, Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, İstiklal Savaşı’nı, Atatürk inkılâplarını, Kıbrıs Türklerini, Nasreddin Hoca’yı ve Karaca Oğlan’ı destanlaştırmıştır. Başta Adana ve Osmaniye illerimiz olmak üzere Kadirli ve Kozan ilçelerinin kurtuluşuna destanlar yazmıştır. Ayrıca Amerikalıların aya çıkması, Çukurova çiftçisinin baş belası beyazsinek şiirlerinde işlediği diğer konular arasındadır.
Kısacısı onun şiirlerinde radyoda dinlediği haberler, kahvede gördüğü çelişkiler, köyünde, beldesinde, ilçesinde, ilinde ve ülkesinde yapılan her güzel şeyi bulmamız mümkündür.
Eserlerinde Türk şiirinde yeni karşılaştığımız bazı teknik kavramları (hidrojen, oksijen, atom, rafineri, radyo, baraj gölü) buluyoruz. Teknik kavramların yanı sıra ticarî kavramlar (kredi, kooperatif, şirket, ambargo, silah sanayi, grev, boykot) şiirlerinde yer almıştır.
Bütün bu konuların dışında şiirlerinde mizah unsurunu da ustalıkla kullanmıştır.
Şiirlerinde yaşadığı coğrafyanın dil özellikleri hâkimdir. Bu sebepten onun şiirlerinde Adana ve Osmaniye ağzının dil özelliklerini görebiliriz: ölenece, yeydir, yırak, bile, kip kip ettikçe, azın azın, garaja konduk, uyku sızdık, eyliyom, vb.
Yine şiirlerinde atasözleri ve deyimleri ustalıkla kullanmıştır. Bu özellik de onun dile olan hâkimiyetini gösterir.
“Düşmanın karınca olsa hor görme
El elden üstündür, mağrur olunmaz
Kalpten kalbe bir yol gider
Makariyos gemi almış azıyı
Halk için kılı kırk yardık efendim
Atalar demiş ki, ser ver sır verme” (Sakaoğlu 1987: 41-42)
Şiirlerinin tamamı hece vezniyle olup, 8 ve 11’li ölçüyledir. Bugün elimizde 1000’e yakın şiiri olan Halil Karabulut, şiirlerinde kelimeleri yerli yerinde kullanır. Yine şiirin kelime kadrosunda konuya göre seçimler yapmıştır.
Halil Karabulut, ilerlemiş yaşına karşılık şiirden kopmamıştır. Engin tarih bilgisi ve hayat deneyimi ışığında yeni eserler vermeye devam etmektedir.
Âşık Halil Karabulut 16 Ağustos 2010 tarihinde Adana’da vefat etmiş ve beldesindeki ebedi istirahatgâhına defnedilmiştir.
AMAN HA
Yürüyelim Atatürk’ün izinden
Durmayalım vatandaşlar aman ha
Gafil olup yolumuzu düşmandan
Sormayalım vatandaşlar aman ha
Bırakalım nedir bu sol ile sağ
Birlik beraberlik devri şimdi çağ
Hain düşmanların ekmeğine yağ
Sürmeyelim vatandaşlar aman ha
Birbirine verip başlarımızı
Birlikte görelim işlerimizi
Kötü emellerle birbirimizi
Kırmayalım vatandaşlar aman ha
Terör tedhiş bizi geri bırakır
Sonra bu vatanda baykuşlar şakır
Büyük bir milletiz biz bizi hakir
Görmeyelim vatandaşlar aman ha
Kuduz itler etraflarda ürüyor
Salyasını üstümüze sürüyor
Türlü düşman bize kapan kuruyor
Girmeyelim vatandaşlar aman ha
Dönüyor ortada çok fitne fesat
Onlara uyarsak işimiz berbat
Halil der bozguncu casusa fırsat
Vermeyelim vatandaşlar aman ha (Sakaoğlu 2002: 425).
ÂŞIK OSMAN (TAŞKAYA) FEYMÂNÎ
2 Mayıs 1942’de tarihinde Osmaniye ilinin Kadirli ilçesinin Afşarlar (Azaplı) köyünde doğmuştur.
İlkokulu köyünde okumuştur. Askerlik görevini Balıkesir ve Tekirdağ’da tamamladıktan sonra, tekrar köyüne dönerek çiftçiliğe başlamıştır.
Osman Taşkaya, daha çok Doğu Anadolu Bölgesi âşıklarında görülen usta-çırak ilişkisi geleneğinde yetişmemiştir. Ancak onun âşıklığa başlamasında ve yetişmesinde kayınbabası Âşık Deli Hazım (Hazım Demirci), Âşık Hüdaî ve Âşık Kul Mustafa’nın etkileri görülmektedir. O, Karaca Oğlan geleneğinden yetiştiği için, kendisinin manevî ustası olarak Karaca Oğlan’ı kabul etmiştir. Yazdığı ilk şiirlerini Kadirli’den Âşık Mehmet Cihangiroğlu’na göstermiş, Cihangiroğlu da ona eksiklerini öğretmiştir. Bu sebepten yetişmesinde Âşık Mehmet Cihangiroğlu’nun emeği azımsanamaz. Âşık Osman Taşkaya’nın yanında Âşık Eyyubî, Âşık Hakkı Tanrıkulu, Âşık Abdullah Gizlice, Âşık İmamî ve Âşık Vuslatî yetişmiştir.
Âşık Osman Taşkaya ilk şiirlerinde Çoban Osman mahlasını kullanmıştır.
“Karalar bağlattı Çoban Osman’a
Talihim karaymış devre zamana
Başım alıp gidem Hint’e Yemen’e
Kement atmış yollarımı bağlıyor” (Taşkaya 2002: 4).
Mahlasını, 1964 yılında rüyasında iri yarı, koyu yeşil elbise giymiş bir zatın Feymânî diye seslenmesi üzerine almıştır. Aynı yaşlı zat Âşık Osman Taşkaya’ya rüyasında bembeyaz akan sudan bir bardak içirmiştir. Ancak Âşık Osman Taşkaya rüyasında pirin verdiği mahlası unutmuştur. Bir yaz günü söğüt gölgesinde yattığı sırada rüyasına aynı yaşlı zat girmiş ve üç defa mahlasının Feymânî olduğunu bildirmiştir. Bu saatten sonra da bu mahlasla şiir söylemeye başlamıştır. Feymânî mahlasıyla söylenen ilk şiir aşağıdadır:
“Âşıkların mektebinde okudum
Hocam bana ilm-i ledün öğretti
Gönül tezgâhında kumaş dokudum
Sevda nakışını kadın öğretti
Bir noktadan hasıl olmuş kâinat
Her neye baktımsa gizli hakikat
Yediler marifet, üçler tarikat
Kırklar muhabbetin tadın öğretti
Feymânî arifin elinde devran
Âlimler ilime oldular hayran
Gönülden gönüle eyledim seyran
Pirim sır şehrinin adın öğretti” (Taşkaya 2002: 6)
Feymânî halk şiirinin sevilen türlerinden güzelleme, koçaklama, taşlama, nasihat, mektup, destan ve devriye tarzında yüzlerce şiir söylemiştir. Atışmaları başarılı olup, öğretici niteliktedir. Şiirlerinde işlediği temalar arasında tabiat ve ormanın ayrı bir yeri vardır. Bu konuda yazılmış onlarca şiiri vardır. Şiirlerinde pek çok âşığın dile getirmediği konuları işlemiştir. Bunlardan birisi de silahlanmadır. Feymânî, bu konuyu bir dörtlüğünde şöyle işlemiştir:
“Boşuna yapmasın süper devletler
Füzeyi fantomu kime satacak
Uygurlaştı bütün cahil milletler
Nükleer atomu çöpe atacak” (Taşkaya 20002: 8)
Feymânî’nin taşlamaları da ünlüdür. Hemen hemen her konuda taşlama söylemiştir.
“Feymânî fitneler azdıkça azdı
Suçunu yüzüne deyince kızdı
Her zaman yağcılık sanatımızdı
Bugün ver yansına umut bağladık” (Artun 1996: 327)
Feymânî, Çukurova âşıklık geleneği içerisinde önemli bir yere sahiptir.
Ferrahî ile birlikte yörede saz eşliğinde şiir söyleyen ilk âşıktır. Yine Ferrahî ile birlikte “nisbet î”sini mahlasında o kullanmıştır.
Sağlığında adına şenlikler yapılan ilk âşık olma özelliğine sahip olmuştur. 1997 yılından bu yana Osmaniye Belediyesi ve Osmaniye Folklor Araştırma Derneği, Âşık Feymânî şenlikleri tertip etmektedir.
Feymânî aynı zamanda iyi bir kaynak şahıstır. Bugün Çukurova âşıklığı, bozlak söyleme ve Karaca Oğlan geleneğinde kapısı çalınacak ilk âşık Feymânî’dir.
Çukurova’dan şiirleri bestelenen (Ölüm yakamı tutma git, Ahu gözlüm) ilk âşık yine Feymânî’dir.
Feymânî halk şiirinin koşma, semai ve varsağı gibi türlerinde oldukça başarılıdır. Hemen hemen her konuda şiirler söylemiş, muamma çözmede de yeteneğini kanıtlamıştır. Şiirlerinden hareketle hayata bakış açısı hakkında bilgi edinebiliriz. Çok ince bir ruha sahip olan Feymânî için; “Bir gönül âşığıdır.” diyebiliriz. Bu nedenle şiirlerinde de bazı tasavvufî unsurlar ön plana çıkmaktadır.
Sırayla tıklayarak ilgili bölümleri kendi yorumlarım eşliğinde dinleyebilirsiniz.
Spotify kanalıma da sizleri bekliyorum. Podcast serilerini takipte kalın. Her hafta yeni bir konuyla sizlerleyim.
Hazırlayan: Yasin ÂŞIK / Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni / (Türkolog)




Yorumlar
Yorum Gönder