Adalet Ağaoğlu - Hayatı Savunma Biçimleri
-Öteki hikâyesi -
Hikâyemiz bir müzede geçiyor. Heykeller, resimler... Başkahramanımız heykellerin önündeyken yanındaki kadın birden heykellerden hoşlanmadığını anlık bir çıkışla söyler. Kahramanımız da resimler de belli bir anının dondurulmuş halini temsil ettiğini söylemektedir. E. Munch'un "Deniz Kıyısında Genç kadın" tablosuna bakarlar. Tablo hakkında konuşmaya başlarlar. Tablodaki manzara dışında beyaz giymiş kadın hakkında en ufak fikirleri yoktur. Kadının yüzü görünmez, sırtı izleyene dönüktür. Beline kadar uzanmış sarı saçları vardır. Vücut hatlarını ayaklarına kadar beyaz elbisesi kapattığından kaç yaşlarında olduğu belli olmaz. Kadın ise bu tablonun heykel olması gizlerini yitireceğinden, büyüsün bozulacağından bahsediyor. Sonrasında müzenin kafeteryasında otururlar. Kahramanımız bu kadınla müzede ilk karşılaşma s anından itibaren nasıl etkilendiğini, iç monolog olarak yazarımız tarafından anlatılır. Kadına otuz beş ila yetmiş yaş arasında bir yaş verilebileceğini söylüyor. Kadını tanımak için birkaç soru soracak fakat bu cevaplarla onu tanıyamayacaktır. Kadın sonrasında bakışlarını kafeteryanın renkli kalabalığında gezdirirken, hepsinin bir ağızdan konuşmalarıyla bir uğultuya dönüştüğünden bahsediyor kahraman. Bu uğultu bir heykeli andırıyor. Onun etrafında dolanıyor. Sonrasında kadının da, o tablolardaki gibi bir kadın olduğu hissiyle ondan hoşlandığını fark ediyor. El ele tutuşurlar, birbirlerine bakmadan gülümserler. Kahraman kendisini iyi ya da kötü bir halde hisseder. Bu uğultu ülkesinde kadın ellerini birden çeker ve gider. Ve kadın giderken beline kadar sarı saçları olduğunu yeni fark eder. Demek ki dikkat etmemiştir kahramanımız. Sanki E. Munch'un "Sahildeki kadın" tablosu biz okurun gözünde yeniden canlanıyor.
-Rabia'nın Dönüşü-
Hikâyede
çok şey geçiyor: Rabia dönmüş, dediler. Buradaki Rabia karakteri, Halide
Edip'in "Sinekli Bakkal" romanının başkahramanı olan Rabia'nın ta
kendisidir. Anlatıcımız, romandaki gibi her detaya hâkimdir. Sanırım anlatıcı,
bu olayları roman karakterlerinden Ya da Sinekli Bakkal mahallesinden bir komşu
gibi düşünme- me neden oldu. Anlatıcı bu olayları oranın bir sakini gibi hatta,
Rabia'yı "kendi olma" sorunsal temelinde ve metinlerarasılık
bağlamında yeniden kurgulamış gibiydi. Öyküde "Sinekli Bakkal" ve
"Eylül" romanının kişileri yeniden kurgulanmaz, anlatı gerçeğine
taşınan gerçek kişiler olarak yer alır. "Rabia dönmüş, dediler!" cümlesiyle
başlar öykü ve "Gitmiş miydi? Nereye? Onu unutmuşuz." sözleriyle
okuyucuda merak uyandırmak ister. Öykünün anlatıcısı yemekli bir toplantıda yabancılarla
evli olan arkadaşlarıyla buluşur. Yemek sırasında Rabia'nın dönüşünü öğrenir.
Dönüş, toplantıda bulunanların hepsinde kaygı ve tedirginlik uyandırır çünkü bu
dönüş anlatıcıya göre, herkesin birlikteliğini tehdit etmektedir. Anlatıcı,
ortamın gerginliğinden rahatsız olur ve oradan ayrılır. Boğazda dolanırken
dönüş haberinin uyandırdığı düşüncelere dalar. Öykünün sonrası uzun ama kesik
kesik bir iç konuşma şeklinde anlatılır. Okuyucu da anlatıcının iç dünyasında
düşünsel serüvenle başlar. Edebiyat okuru kadın anlatıcının iç konuşması
"Rabia dönmüş, dediler." cümlesinden sonra her yinelenişinde farklı
çağrışımlar ve ifadeyle tekdüzelikten kurtulmuş; "anlatıcının sık sık ayak
değiştirebildiği iç yüzünün görünür olduğu bir öyküye dönüşmüştür. Yazarın görünür
kıldığı iç süreç iki metnin buluştuğu metinler arası kurgu düzlemidir.
"Rabia dönmesi…" ile bir Rabia modern dünyadaki konumu ve çağrışımlarıyken
diğeri, yaşadığımız çağın yozlaşan insancıl değerleridir. Paralel ilerleyen bu
düşünce açılımları sonuçta birleşir ve biz okuyucuya yeni bir düşünme zemini
hazırlar.
Öykü, Rabia'nın dönüşüyle başlayan ve onun dönüşünden
sonra gelişen olaylar örgüsüyle birlikte, Rabia karakterinin iç dünyasını ve
yaşadığı dönüşümü de anlatıyor. Rabia, bir zamanlar yaşadığı mahalleye
döndüğünde, artık o mahallenin bir parçası olmadığını hisseder. Mahalle,
değişmiş ve yabancılaşmıştır. Rabia da, bu değişimden etkilenir ve kendini bir
öteki olarak görmeye başlar.
Anlatıcı, Rabia karakteri üzerinden, modern dünyanın
birey üzerindeki etkilerini sorguluyor. Modern dünya, insanları birbirinden
uzaklaştıran ve onları ötekileştiren bir dünyadır. Rabia, bu dünyanın bir
kurbanıdır. O, modern dünyanın etkisiyle, kendi kimliğini ve değerlerini
yitirmeye başlamıştır.
Öykü, Rabia'nın dönüşüyle birlikte, onun kendi kimliğini
ve değerlerini yeniden keşfetmesini de anlatıyor. Rabia, mahallede yaşadığı
olaylar sayesinde, kendi kimliğini ve değerlerini yeniden anlamaya başlar. O,
modern dünyanın etkisinden kurtulur ve kendi iç dünyasına dönmeyi başarır.
Öykü, Rabia karakteri üzerinden, bireyin kendi kimliğini
ve değerlerini korumanın önemini anlatıyor. Modern dünyanın etkisiyle, bireyin
kendi kimliğini ve değerlerini kaybetmesi kaçınılmazdır. Ancak birey, kendi iç
dünyasına dönerek ve kendi kimliğini ve değerlerini yeniden keşfederek, bu
etkiden kurtulabilir.
Öykü, Rabia'nın dönüşüyle birlikte, mahallenin de bir
dönüşüm geçirdiğini anlatıyor. Mahalle, Rabia'nın dönüşüyle birlikte, eski
günlerine dönmeye başlar. Mahalle sakinleri, Rabia'nın etkisiyle, birbirlerine
daha yakınlaşmaya başlarlar.
Öykü, mahallenin dönüşü üzerinden, bireyin toplum
üzerindeki etkisini anlatıyor. Birey, toplumu dönüştürme gücüne sahiptir.
Birey, kendi kimliğini ve değerlerini koruyarak, toplumu daha iyi bir yer
haline getirebilir.
Öykü, Rabia karakteri üzerinden, modern dünyanın birey ve toplum üzerindeki etkilerini sorguluyor. Öykü, bireyin kendi kimliğini ve değerlerini korumanın önemini ve bireyin toplum üzerindeki etkisini anlatıyor.
-Çınlama Hikâyesi-
Uzun
yıllar çeşitli yerlere atanarak kamu hizmetinde çalışmış Seyfi Bey, sonunda
emekli olmuştur. Hayattan ve kitaplardan edindiği bilgi birikimine sahip emekli
memur, ikramiyesiyle yeni tamamlanmış bir binada minik bir apartman katı satın
alır. Apartmanın arkasında küçük bir avlu bulunmaktadır. Arta talan inşaat
malzemeleriyle dolu olan avlu, Seyfi Bey'in bahçe kurma hayalini süsler. Burada
bir cennet köşesi yaratmak isteyen adam, bahçeyi kendi imkânlarıyla temizler.
Ağaç ve çiçek eker. Yeni taşınanlar ise hem yardım etmez, hem de saygı
göstermez. Avluyu kirletmeye başlarlar. Çocuklarını başıboş bırakırlar. Kent yaşamına
ters düşen tavırlar Seyfi Bey’i rahatsız eder. Komşularını uyarmaktadır.
Çocukla ilgilenilmesini söylese de bu kendisini çocuk düşmanı ve deli ilan
edilmesine sebep olur. Bu duyarsız kaba davranışlar karşısında Seyfi Bey içe
döner ve kendisini yatıştırmaya çalışır. Perdelerini dışarıdaki her şeye
kapatın çöplüğe dönen arka avluyla ilgili hayallerini bırakır çevreye uyum
sağlar ve kendisi de çöplerini bahçeye yığar. Bir gün yakındaki inşaatta
oynayan çocuklardan biri, oynadığı inşaat iskelesinden düşerek ölür.
Bu olaydan
sonra perdelerini seken Seyfi Bey, her biri ince elenmiş sit dokunmuş
hareketlerle köpeğin önüne iri bir biftek sürer. Seyfi Bey, intikam duygusunu
tatmin ettiği gibi, büyük bir uyumla çocuğun cenazesine katılın ve babasına sarılarak
ağlar. Çarpık kentleşmenin, kent kurallarına uyum sağlayamamanın eleştirildiği
hikâyede, Seyfi Bey'in hayal ettiği yaşam ile içine girdiği yaşam arasında pek
çok fark bulunmaktadır.
Bu metnin özeti şu şekilde:
Seyfi Bey, uzun yıllar kamu hizmetinde çalışmış bir
memurdur. Emekli olduktan sonra yeni bir apartman dairesine taşınır. Dairesinin
arkasında küçük bir avlu vardır. Seyfi Bey, bu avluyu bahçeye çevirmek ister ve
kendi imkânlarıyla temizlemeye başlar. Ancak yeni taşınan komşuları, avluyu
kirletmeye başlarlar ve Seyfi Bey'in bahçe kurma çabalarına saygı duymazlar.
Seyfi Bey, komşularını uyarmaya çalışır, ancak bu durum onu çocuk düşmanı ilan
eder.
Seyfi Bey, bu duyarsız davranışlar karşısında hayal
kırıklığına uğrar ve avluyu çöplüğe çevirmeye karar verir. Bir gün,
komşularının köpeği iskeleden düşerek ölür. Seyfi Bey, köpeğe üzüldüğünü
göstermek için ona bir biftek verir. Seyfi Bey, bu davranışıyla komşularından intikam
alırken, aynı zamanda onların cenaze törenine de katılarak onlara saygı
gösterir.
Hikâye, kentleşmenin ve kent kurallarına uyum
sağlayamamanın eleştirisini yapıyor. Seyfi Bey, modern hayatın bir kurbanıdır.
O, modern hayatın etkisiyle, hayallerini ve değerlerini yitirmeye başlamıştır.
Ancak sonunda, kendi iç dünyasına dönmeyi ve kendi değerlerini yeniden
keşfetmeyi başarır.
Bu metin, modern hayatın birey üzerindeki etkilerini
sorguluyor. Bireyin kendi değerlerini korumanın önemini ve bireyin toplum üzerindeki
etkisini anlatıyor.
-İki Yaprak Hikâyesi -
Anlatıcı, pek çok ülkeye giderek sık sık yer değiştiren birisidir. Son tren yolculuğunda, karşılıklı oturduğu kadına karşı bir yakınlık hisseder. Ama aralarında konuşma olmaz. Trenden inince herkes yoluna gider. Anlatıcı, son anda kadının bir kavgaya karıştığını fark eder ve onu oradan uzaklaştırır. İkisi de birbirlerine yakınlık duyarlar. Birlikte girdikleri kahvede, hissettikleri yakınlık duygusuyla, geçmiş ve gelecek üzerine sohbet ederler. İkisi de yurtsuzdur ve sürekli yer değiştirirler. Onları birbirine yaklaştıran da bu ortak yaşamın hissettirdikleri olmuştur. Kadının bir türlü yakalayamadığı sevdanın peşine takılmak Afrika'ya ve başka yerlere bilet almak amacıyla kahveden ayrılırlar. Tren de yolculuk esnasında çıkan fırtına her şeyi dümdüz etmiş görünmektedir. "Ardından bastıran dingin siste, uzun süre, fırtınanın önünde hızla sürüklendikten sonra yan yana düşmüş iki yaprak olduğumuzu düşünüyordum." diyen anlatıcı, ikisinin de yurtsuzluk duygusuyla sürüklendiğini ve bu sürüklenmede tesadüfen yan yana düştüklerini ifade etmektedir.
- Oh Canıma Değsin Hikâyesi-
Mimari
projelerin hazırlandığı bir iş yerinde çalışan Elmas adlı bir yardımcı kadın,
evine gelen bir arkadaşıyla Sohbet etmekte ve işiyle ilgili şeyleri kendi
gözünden arkadaşına anlatmaktadır. Elmas, eğitimsiz bir insandır. İş yerinde
yok sayılmaya tahammülü olmadığını söyler. Onun gözünde, işyerindeki insanlar
gereksiz birçok şeyle uğraşır. Bir toplantı sırasında, iş yeri çalışanları, çatılara
konan Kargalar hakkında konuşurlarken lafı Elmas'a atarlar o da kargalarla
ilgili halk arasında anlatılan bir söylenceyi anlatır. Herkesi dehşet içinde
bırakır. Bu şekilde kendince varlığını" ispat eder. Evine gelen arkadaşına
da yaşananları aktararak işini döker. Arkadaşı muhtemelen eşiyle yaşadığı
problemi anlatmaya gelmiştir. Saf ve samimidir. İş yerinde kendini nasıl ispat
ettiği, herkese kendisini nasıl ispat ettiğini, herkese kendisini gösterdiğini
"oh, canıma değsin!" Sözleriyle, böbürlenerek arkadaşına anlatır.
-Şehrin Gözyaşları Hikâyesi -
Deniz,
bir mimarlık bürosunda çalışmaktadır. Sevgilisi Ufuk bir toplum bilimcidir. İki
sevgili iş çıkışında buluşmaya karar verirler. Ufuk arabasını zorlukla kentin
kalabalık Sokaklarına park ederek Denizi işten alır. "Hayatı savunma
biçimleri üzerine bir araştırma hazırlayan Ufuk, konuyla ilgili olarak örnekler
bulup onları gruplandırmaya çalışır. Deniz'e ilginç bir yere yemeğe
götüreceğini söyler. Orada, araştırması için örnek olacağını düşündüğü bir çiftin
yemek yediğini duymuştur. İçinde yaşadıkları zamanın dışında gibi görünen, ana
ve oğul oldukları zannedilen bu çift, aynı lokantada, her akşam aynı masada,
aynı yemekleri yemektedirler. Genç Sevgililer şık lokantaya girince, oraya
hayran kalırlar. Oturmak istedikleri masa önceden ayırtılmıştır. Bu duruma bozulan
çift, yemeklerini ısmarlamak için beklerken bahsi geçen ana ve oğlunu görürler.
Gerçek olamayacak denli farklı görünen çiftin hayatta neyi savunduklarını merak
ederek, Oralarında fikir yürütürler. Sevgili çift, "Ne demeye geliyor
onların hep aynı görünüm altında, hep aynı şeyi, hep aynı şehir at samlarında
yineleyip duruşları?" diyerek ana oğulun savundukları hayatlarını
tartışırlar. Deniz " Bence bu çift şehrin görünemeyen gözyaşlarıdır.
Savundukları bunun anlamı işte." diyerek fikrini belirtir.
-Göz Göze Hikâyesi-
Anlatıcı, uzun süredir karşılaşmadığı eski bir iş arkadaşı kadınla bir otel lobisinde karşılaşır. Beş yıldızlı otelin yemek işlerinden sorumlu olan kadın, anlatıcıya yeni tariflerini sunacağını söyleyerek onu ısrarla evine davet eder. Eve gittiğinde, kadın, yaptığı kurabiyenin tadına bakılmadığını üzüntüyle anlatır. Yanında erkek arkadaşı varken başka bir erkekle göz göze gelen kadının, yarattığı lezzetin tadına dahi bakmadığını, kendisinin karşısına kimse çıkmazken bu tip kadınların karşısına erkeklerin nasıl çıktığını anlamadığını anlatır. Mutsuzluğunun asıl kaynağı yalnızlık" gibi görünen kadının yanından ayrılan anlatıcı, otele döndüğünde yüksek katlardaki Camları silen bir işçiyi fark eder. Kadının anlattıklarını kafasında yarattığı bir öyküyle tamamlar. Abisi tutuklu bir kız kardeş, onu ziyarete geldiğinde abisinin özlediği kahvaltıyı yapmak için bir otel odası tutmuştur. Sabah keyifle kahvaltı yaparlarken, cam Siliciyi fark edip donup kalmışlardır. Hikâye de, zengin oldukları düşünülen kişilerin kahvaltısına ve yaşamına imrenen işçi aracılığıyla yoksul ve zengin arasındaki farklara dikkat çekilmiştir.
-Asri Zamanlar Kilimi Hikayesi -
Anlatıcının
aktardığı metnin girişinde bilim ve bir kit hakkında ansiklopedik bilgi
bulunmaktadır. Anlatıda, tamamlanmamış cümlelerle kilim dokuma ritmi verilmeye
çalışılmıştır. Belirgin tek bir teması yoktur. "Yokluk ve bolluk/ hiçlik
ve çokluk/ eziklik ve yırtıklık/ kirlilik ve temizlik." gibi cümlelerden
çok soyut kavramlara yer verilmiştir.
Eyleyenlerin,
uzam ve zaman gibi yerlemlerin oldukça silik olduğu anlatı için, eyleyenler
üzerinden bir çözümleme yapmak mümkün görünmemektedir.
- Tanrının Sonuncu Tebliği Hikâyesi-
Bir akşam vakti otobüsle evine dönen anlatıcı, evinin eşiğinde Tanrı tarafından gönderilmiş bir çağrı kartı bulur. Olağanüstü kutsal kongreye haberci olarak çağırılan anlatıcıyı, gece yarısına beş kala, Tanrı'nın taşıma servisi alarak yükseklerdeki toplantı alanına götürür. Farklı giysiler giyinmiş elli altmış kişinin karşısında, dört kadın dizilmiştir. Spikere benzeyen bir konuşmacı, insanlığın içinde olduğu kargaşayı düzene sokmak için Tanrı'nın bugüne kadar atadığı erkek peygamberlerin işlerini beceremediklerini, bugün yeni bir kaosun eşiğindeyken kadınların istekleri üzerine, bu dört kadının Peygamber ilan edildiğini dinleyicilere duyurur. Bu karara, dinleyicilerden kimisi itiraz etse de itirazlar susturulur. Kadın peygamberlerin ilk icraatları, dünyanın onarılması, ozan deliğinin yamanması üstüne olacaktır. Seçilen peygamberler, Peygamberlerin fotoğrafları dergi kapaklarına konarak, filmleri çekilerek modern araçlarla insanlığa duyurulur. Bu sırada anlatıcı, derisi saydamlaşarak, yıllar önce olmayı düşlediği bir peygamberdevesine dönüşmeye başlamıştır. Tam bu esnada Silkinerek uyanan anlatıcı, halen evine dönmek üzere bindiği otobüste olduğunu görür.
Adalet Ağaoğlu Öykücülüğü Podcasti
Yazan: Yasin ÂŞIK / Türkolog / Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni

Adalet Ağaoğlu değerli yazarımızdır. Kitabı güzel tanıtmışsın, hikaye özetlerini güzel yazmışsın, kalemine sağlık👏
YanıtlaSilÇok teşekkür ederim. Beğenmenize sevindim.
YanıtlaSil