Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku - İlhami Algör
Açıkçası kitabın başı beni çok etkilemişti. Daha sonra bu
tutku giderek müphemleşmiş, ağdalı bir çıkmazlığa süründü. Fikir güzel ama sonu
olmamış. Kitapta da dendiği gibi hikâyenin “çıt” yeri çok öncede gelmesine rağmen
gereksiz uzatılmış. O “çıt” dan sonra daha farklı ve güzel yerlere
kıvrılabilecek bir kurgu olabilirmiş. Belki denendi. Belki de öylece
bırakıverdi yazar. Aynı kitaptaki karakterin yaptığı gibi yazdığı öyküyü
çarçabuk bir sona kavuşturmak istemiş ve bence de böyle olmuştu. O kadar argoya
rağmen sıcak ve samimi bir his verdi kitap genel olarak. Ama sonunda gereksiz
metafor arayışları ve telmihler kurguyu gerçek anlamda bir bataklığa
sürüklemiş. Kitaptaki kahramanımız Dostoyevski’nin buhranlı tiplerinden birisi
ama hafif Oğuz Atay tadı da var. Ama tam olarak bunların hiçbirisi değil.
Ben
bu kitabı, son zamanlarda sınav yoğunluğundan dolayı hiç kitap okumaya fırsatım
kalmadığı için tek seferde okumak ve okuma rutinimi geri kazanmak için
okumuştum. Amacıma ulaştım ama kitaptan tam olarak o umduğum hazzı bulamadım. Kitaptan
uyarlama bir filmi de yapılmış ama filmi hiç izlemedim açıkçası. Filmde belki
daha iyi bir kurguyla sonlanmış olabilir diye umut ediyorum. Birkaç güzel
alıntıyla sonlandıracağım yorumumu. Kitabı okumadıysanız henüz çok
sabırsızlanmayın. Adı kadar “derin bir tutku” barındırmıyor. Listenizde sonlara
öteleyebileceğiniz bir kitap diyebilirim. Uzun zaman sonra böyle garip bir
kitabı okuyacağımı tahmin etmezdim. Sevgilerle.
“Tütünümü, anahtarımı
aldım, evden tam çıkıyorum, bir şeyin eksik olduğunu, eksik olanın ruhum
olduğunu fark ettim. Önemsemedim. Yol, bana uygun bir ruh önerebilirdi. Kapıyı
çektim, kilidin dili yuvasına otururken ”Nereye?” dedi. Aldırış etmedim,
çıktım.”
“Bir şeyin gerçekte öyle
mi olduğu yoksa bana m öyle geldiği konusu her zaman kafamı karıştırırdı. Gerçi
sezilerim, bir süre sonra hayat tarafından doğrulanırdı. Ama her defasında ben,
aradan geçen süre boyunca, “Doktor, acaba paranoyak mıyım?” başlıklı metinleri
yazıp bozuyordum. Pek keyifli olmuyordu. Özellikle Müzeyyen’in gözlerinden
başka biri bakmaya başladıktan sonra, doktorla iç muhabbetim artmıştı. Bir
şeyleri hissediyor, ama reddediyordum. “Bana öyle geliyor”du.”
“Film montajcısıydım.
Mesleki manyaktım. İşimi oyun gibi yapar, patronu beni çalıştırdığı duygusundan
ve zevkinden mahrum eder ya da titizlenir, müşteriyi hasta ederdim. Neticede yine
kapıyı göstermişlerdi. Bu kapıları tanıyorum. Kapanırken enteresan sesler
çıkarıyorlardı.”
“Hikâyeye göre adam,
kadını çok seviyor, sevdikçe ruhu büyüyor, eve sığmıyor… Bülbülün çilesi,
yazarın zulası… İnceden sarma bir sigara, inceden bir bardak… Jak Danyel isimli
bir şişe, Hicran isimli bir yara, tuhaf isimli bir roman. Kafamız iyi, açmayın
kapağı, biz böyle iyiyiz.” (Bu alıntı kitabın arka kapağında da vardı. Hiç
açmasak daha iyiymiş dedim kitap bitince, sebepsizce.)
“ Bülbülün çilesi, yanmakmış güle / Ömürler geçiyor, ağlaya güle,
Yolcuyuz cümlemiz, hep o meçhule / İçelim a dostlar,
sermest olalım
İçelim a dostlar, neşe dolalım”
“-bitse ne olur, bitmese ne?”
Yasin Aşık

Yorumlar
Yorum Gönder