Tutunamayanlar - Oğuz Atay
Tutunamayanlar’ı anlatmaya başlamadan önce Oğuz Atay’ın
romanı yazdığı yılları anlatmak ve genel bir değerlendirmeyle başlamam çok daha
iyi olacaktır diye düşünüyorum.
Kentli Aydının
Bunalımı
“Halit
Ziya’nın Mai ve Siyah’ındaki Ahmet Cemil’i, romanda bulunan ilk kentli aydın
sayabilirsek, Türk Roman Tarihinde entelektüel bunalımın erken başladığı
söylenebilir. Fakat romanda asıl olarak bunalmaya başladıkları tarih 1950 ve
sonrasıdır. Peyami Safa’nın Yalnızız’ındaki Samim, Tanpınar’ın Huzur’undaki
Mümtaz, huzuru ararken hep huzursuzdurlar ve bunalırlar. 1960’lardan sonraki
bazı romanlarda bunalan aydın, artık Tanzimat ve Cumhuriyet romanlarındaki
aydın gibi, kesin inançları olan, iddiası ve önerisi olan aydın değildir. Bu
romanlardaki bunaltısı, yeni bir kimliği arayan, kökleriyle bağlar kurmak
isteyen Peyami Safa’nın ve Tanpınar’ın aydınlarının bunaltısından da farklıdır.
Bu aydınların bir kısmı, neyi niçin yaşadığını bilmeyen ve yaşadıklarını
anlamlandıramayan, bir anlamın peşinde de olmayan; bir kısmı, uğruna
savaştıkları ideolojik değerlerle birlikte yenilgiye, ihanete, baskıya uğrayan;
maddileşen ve sıradanlaşan ilişkilerle başa çıkamayan; bir kısmı felsefeyle
hayat arasında kalan, inançlarındaki merkez kuvveti kaybeden aydınlardır. Bu
bunaltıların zihinsel ve kuramsal arka planında, özellikle Nietszche, Camus,
Sartre’ı bulmak mümkündür. İkinci Dünya Savaşını, sosyalist ve kapitalist dünya
arasındaki soğuk savaşı, Türkiye özelinde darbelerle gelen baskı ve
hapishaneleri de bunaltıyı besleyen bir siyasal arka planı görmek gerekir.
1960’lardan 2000’lere kadar kentli aydının bunalımlarını yansıtan roman sayısı oldukça
fazladır. Birkaç örnek vermek gerekirse: Yusuf Atılgan, Aylak Adam; Oğuz Atay,
Tutunamayanlar; Erdal Öz, Yaralısın; Adalet Ağaoğlu, Ölmeye Yatmak; Mehmet
Eroğlu, Issızlığın Ortasında; Selim İleri, Bir Akşam Alacası; Sevgi Soysal,
Yenişehir’de Bir Öğle Vakti; Vedat Türkali, Bir Gün Tek Başına.” olmak üzere
yazar ve eserlerinden örnekler vermemiz mümkün olacaktır.
Postmodern sularda roman
“Cumhuriyet döneminde bilinç akışı ve geriye dönüş
tekniklerini uygulayan Tanpınar ve sonraki yıllarda üst kurmaca olarak
adlandırılan yeni kurgularıyla Oğuz Atay gibi modernistlerin, postmodern romanlara
yol açtığı söylenebilir. Fakat Türk romanı üzerinde Fakat Türk romanı üzerinde tamamen
biçime yönelik tartışmalar Orhan Pamuk’un romanlarının yayımlanmaya
başlamasıyla kendini gösterir. Postmodernist romanın “üstkurmaca”sı, “metinlerarasılık”ı
bağlamında Oğuz Atay’a, hatta geleneksel fantastik hikâyemize uzanmak gibi
çalışmalar da bu tarihten sonradır. Bunun böyle olması da doğal bir gelişmedir.
Çünkü örneğin, Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ı, Beyaz Kale’si, Benim Adım
Kırmızı’sı; Bilge Karasu’nun Gece’si; Hilmi Yavuz’un Fehmi K.’nın Acayip
Serüvenleri; Hasan Ali Topbaş’ın Bir Hüzünlü Haz’ı, yayımlanmış ve bu
romanların “ne anlatmak” istediği konusunda kafalar karışmıştır. Anlaşılır ki
bu romanlar çek şey anlatıyorlar ama ne yazar, ne anlatıcı ne de roman kişileri
özellikle “bir şey” anlatmanın veya önermenin hatta eleştirmenin peşinde değillerdir.
Romanlarda dikkati çeken en önemli özelliğin, anlatılan her şeyin estetik bir
bütünlük için kullanılan malzemeler olduğunun fark edilmesi, biçim üzerinde durmayı
zorunlu kılar.
Postmodern romanın temel özelliklerinin üst kurmaca, metinlerarasılık,
çoğulcu bakış olduğu noktasında tartışma yok gibidir. Estetik problematiğin polisiye
ile birlikte kurulması çelişki gibi görünse de, postmodernizmin çoğulculuğu içinde
bu, seçkinle avamı birleştiren ya da seçkinin içindeki avamı ortaya çıkaran bir
yeniliktir. Postmodernizmin tarihe yönelmesini, edebiyatın tarihsiz yapamazlığına
bağlayabiliriz. Türk romanında postmodern yöntemler ve eğilimler açısından incelenebilecek
bazı romanlar şunlardır: Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar; Ahmet Altan, Tehlikeli
Masallar; Pınar Kür, Bir Cinayet Romanı; Orhan Pamuk, Kara Kitap, Benim Adım
Kırmızı, Beyaz Kale; Latife Tekin, Sevgili Arsız Ölüm; İhsan Oktay Anar, Puslu
Kıtalar Atlası; Süreyya Evren, Postmodern Bir Kız Sevdim; Nedim Gürsel,
Boğaskesen, Hasan Ali Topbaş, Bin Hüzünlü Haz; Metin Kaçan, Fındık Sekiz.” diye
diğer örnekleri verebiliriz.
“Oğuz Atay, Tutunamayanlar’ı
1972’de yayımlar. Yayımlandığı yıllarda çok tartışılan, eleştirilere konu olan
bir roman olmasa da, yayımlandıktan on yıl kadar sonra, çok sayıda eleştirmenin
dikkatini çeker. Postmodern romanın ilkleri bağlamında birçok eleştirinin
konusu olur. Romanın iç içe geçen kurguları (alışılmamış ve aslında roman
kurgusunun içinde olan ön sözler, yine kurgu içinde bir kurgu olan yayımcının
mektubu), kişilerinin, olaylar içindeki davranışları ve ilişkilerinden çok,
zihinsel devinimleriyle var olmaları ve aydının kendi içindeki hesaplaşması
(Turgut Özben’in eleştirel ve ironik tutumu), eleştirilerin en belirgin
konularıdır. Tutunamayanlar’ın konusunu, “Selim adlı arkadaşının
intiharını araştıran mühendis Turgut Özben’in hayatı” olarak not etmek mümkünse
de, romanın yapısı, olaylardaki düzensizlik ve karışıklık, sembolik anlatımlar,
böyle bir belirlemeyi çok yüzeysel kılar. Romanın dış kurgusu diyebileceğimiz Sonun
Başlangıcı bölümü, bir gazetecinin verdiği bilgileri nakleder. Güya Turgut
Özben, yaşadıklarından çıkardığı notları gazeteciye göndermiş ve yayımlanmasını
istemiştir. Bu olaydan iki yıl sonra gazeteci bu notları bazı isimleri
değiştirerek yayına hazırlamıştır. Yayımlayıcının Açıklaması bölümünde
ise, notlarda geçen yer ve şahıs isimlerinin gerçekle ilgisi olmadığı
belirtilir. Kitabın sonuna eklenen Turgut Özben’in Mektubu’nda ise,
Turgut, romanın asıl hikâyesinin nasıl oluştuğunu, Selim’in intiharını
araştırmaya başlamasını ve arkadaşının günlüğünden oluşan kurguyu anlatır.
Galiba bu bölümdeki asıl maksat, okuru, Turgut, Selim ve Süleyman’ın
yaşadıklarına hazırlamak, ayrıntılara dikkat etmesini sağlamaktır. Romanın iç
kurgusuna gelince: Turgut Özben, arkadaşı Selim Işık’ın intihar ettiğini
öğrenir ve bu intiharın sebeplerini araştırmaya koyulur. Selim’in arkadaşlarıyla
görüşür. Selim’in arkadaşı Metin’in bir kızla ilişkisi vardır. Selim, kızla
Metin’in uyuşamadıklarını söylemiştir ama sonradan kendisi aynı kızla arkadaş
olmuştur. Zeliha adlı bu kız iki arkadaşın hayatından da çıkıp gitmiştir. Esat,
Selim’i liseden beri tanımaktadır. Ona göre Selim’in ilginç bir karakteri
vardır; kıvrak bir zekâsı, oyuncu yeteneği
olan Selim, Oscar Wilde, Maksim Gorki gibi yazarları okumaktadır. Selim’in
arkadaşlarından biri de Süleyman Kargı’dır. Süleyman, Selim’in altı yüz mısralık
bir şiirini verir Turgut’a. Bu şiir, Selim’in kafa karışıklığını ve
bunalımlarını yansıtan bir metindir. Şiirde kendisinin, yalnız, sabırsız,
amansız, cansız biri olarak bilindiğini anlatır Selim. Evlenme noktasına
geldiği kız arkadaşı Gülseli de, Selim’in her şeyden kuşkulandığını, geleceğe
güven duymadığını söyler. İlişkilerini doğal bir sonuca ulaştıramayan Selim’in
inancı da yoktur; kendisini bağlayacak bütün değerlerden kaçmaktadır. Bir ara
içkiye düşmesi de yaşadığı bunalımı hafifletmek içindir. Hiçbir çevrede
tutunamayan Selim, Gülseli’ye gönderdiği mektuptan sonra intihar etmiştir.
Selim, hayatının sonlarında “tutunamayanlar”a ilişkin bir ansiklopedi
hazırlamakta ve kendisi için de bir madde ayırmaktadır. Bu maddede adeta
“tutunamayan” Selim’in arka planı verilmektedir. Bir kasabalıdır ve babası
küçük bir memurdur. Çocuk yaşta büyük şehre göç ederler. Sınıfın arka
sıralarına oturur; yaşıtlarının okumadığı kitapları okur. Dünya savaşı
çıktığında askere gider ve orada Süleyman Kargı ile tanışır. Askerlikten sonra
iş bulamaz veya bulduğu işlerde çalışmaz; kendini terk edilmiş olarak hisseder.
Bütün bu araştırmalar sürecinde Turgut Özben’de değişmeler olur. Alışılmış
bağlar altında hayatını sürdürdüğünü düşünen Turgut, giderek Selim’le
özdeşleşir ve fark eder ki kendisi de bir “tutunamayan”dır. Kendini bağlayan
toplumsal değerlerden kopmaya başlar. Romanın sonunda ortadan kaybolur.”
"Delilik ve Tutunamayanlar"
Tutunamayanlar
romanında ne deliliğin kurgusu ne de kurgunun içinde bir figür olarak deli var. Ama modernist romanın bilinç düzlemindeki ve
bilinç altı/bilinç kırılması labirentlerindeki bazı simge ve imgeler üzerine
düşünen çoğu okur ve eleştirmen, Oğuz
Atay, Selim Işık, Turgut Özben, Olric ve Süleyman Kargı’nın iç içe giren
öyküsünde, deliliği işaret eden bir dili
hep bulmuşlardır. Gerçekten de Selim’in
kurduğu oyunların, Turgut’un Olric’le konuşmalarının, Hamlet’e, Eciniler’e, Yer Altından Notlar’a,
yapılan atıfların içinde bu dili bulmak da zor değildir. Ömer Madra, Oğuz Atay’ın dünyasının Türk aydınını yeniden
kapsayacağını vurgularken onun “delilikte tüneyen aklın”dan ve akıldan türeyen
gönlünden örülmüş gülünçlü ve acıklı bir
dünya kurduğunu söyler (Madra, 2008: 12).
“Kimsenin yaşantısını beğenmedim: kendime
uygun bir yaşantı da bulamadım” (Atay, 2008:666) cümlesi, Tutunamayanlar’daki
patlayan bilincin çekirdeklerinden biridir. Selim, kimsenin hayatını
beğen(e)memiştir çünkü çocukluktan
üniversiteye kadar gördüğü gözlemlediği eğitim, devletle halk
ilişkilerini biçimlendiren bürokrasi, sosyal bağların temeli olan aile ve
evlilikler, insanların amaçları ve istekleri hep çelişkiler ve tutarsızlıklarla
doludur. Okuduğu kitaplardaki bunalmışların, terk edilmişlerin, horlanmışların,
dışlanmışların biri de kendisidir. İçine düştüğü hayatın bilgisine, aşkına,
parasına, dostluklarına mahkum olma korkusu, onu hep farklı olmaya
zorlamıştır. Kendine uygun bir yaşantı
da bulamamıştır. Çünkü mahkum olmaktan korktuğu hayatın bilincinin dışına
çıktıkça, bilinç altının labirentlerinde hatta zembereğinden fırlamış bilincin
kaosunda, yaşanabilir bir somutluğu işaret etmekten uzak simgesel ve imgesel
bir dile düşmüştür ve artık kişisel ve toplumsal bir varlığın bağlantı
noktalarında bile eğleşmesine imkan kalmamıştır. Selim’in yazdığı altı yüz
dizelik metin, sosyalist yönetmelik ve Nurdan Gürbilek’in “durmadan çoğalan,
sözün anlamını tüketip kendini ve okurunu
bitkin düşüren” (Gürbilek,
1998:13) şeklinde nitelediği konuşma biçimi,
kültürün, ideolojinin ve genel dilin parodisidir. Bu derin iletişimsizliğin,
sosyal imkansızlığın ve kendine yönelen öfke ve suçluluğun dili, elbette genel
dil içinde ötekileşecek ve anormalleşecektir.
Bu anormal ve
ötekileşmiş dil içinden bilinç düzlemine çıkarabileceğimiz bazı toplumsal ve
düşünsel eleştiriler bulabilir miyiz? Evet diyebilirmişiz gibi geliyor bana.
Örneğin bu dil, şehirli aydının köksüz
ve retorik hayatını; bütünüyle modern şehir hayatının isteklerinin,
bağımlılıklarının, davranışlarının, kısaca düşünme ve yaşama biçiminin
boşluğunu gösterebilir. Bu dil,
ideolojilerin getirip bıraktığı karanlık eşiklere ışık tutabilir. Selim Işık’ın
hazırladığı sosyalist yönetmelik, ne Lenin’in uygulamalarından ne de kendi
yaşadığı pratiklerden çıkar: Dinsel ve arkaik metinlere benzer. Bu yönüyle
ideolojik tasarımlar köksüz ve retoriktir. Yazarın, Selim’e bunu hazırlatarak,
aydın retoriğini eleştirdirdiği de düşünülebilir. Fakat bütün bu çıkarsamaların
yapılabilmesi, trajik olarak Selim’in kurban olmasıyla mümkün olmaktadır.
Aynı ötekileşmiş
ve anormalleşmiş dil, Turgut Özben’in arkadaşının intiharının sebeplerini araştırırken çıktığı yolculukta
da kurulur. Turgut Özben, sağlıklı
kalmasını istediği bilincinin bir tarafı
veya onu halüsinasyonlardan koruyan uyanıklığı diyebileceğimiz Olric’le
konuştukça bir dönüşüm yaşar. Ama bu
dönüşüm, toplumsala değil bireysele
doğru, dışa değil içe doğru bir
dönüşümdür ve çok acıdır ki bu dönüşümde her neye ulaşmışsa bunu içinde yaşadığı burjuva toplumuyla
paylaşması imkânsızdır. Bu yanıyla düşünüldüğünde intihar eden Selim, burjuva
çıkmazında intihar eden Turgut’un nihilizmi; hayatını sonsuz bir yolculuğa
çeviren Turgut, Turgut’un metafiziğidir. Bu da “toplumsal belirlemeler dışında soyut bir insan kavramını öne sürmek”
(Belge,1994:191) biçiminde düşünülebilir.
Turgut Özben’in Olric’le olan
yolculuğunda kurulan dil, Selim Işık’ın Şarkılar’da Süleyman Kargın’ın açıklamalarda kurduğu
aykırı ve ironik dilin, diyalog
biçimindeki izdüşümüdür. Turgut’un bir halüsinasyonu olarak da
görebileceğimiz Olric’in nereden kaynakladığına dair Berna Moran’ın yaptığı göndermeler, bir delilik bağlamı
oluşturur. Ona göre Olric ismi, Charles Dickens’in Büyük Umutlar romanındaki
Pip’in kötü yanlarını temsil eden Olric’ten gelir. Olric, roman tarihinde bir
efendi-uşak ilişkisini temsil ederek daha üst bir geleneğe bağlanabilir.
Örneğin bunlardan biri de Hamlet’in uçağı Yorick’tir. Efendi- Uşak geleneği Don
Quijote-Sanço Panza ikilisine de bağlanabilir (Moran, 2002: 286). Bu çerçevede
İkisi arasındaki akıllılık-delilik, Olric’le Turgut arasında da görülür:
“Kışlık sarayımda, Olric’le konuşuyorum. İkimiz de üşümeye başladık. Sıcak
ülkelerden kaçtık; soğuk ülkelerde üşüyoruz. Durmadan dudaklarımı oynattığım
için, beni garip bakışlarla süzüyorlar. Beni neşelendir Olric, diyorum.
Olric’se, deliler gemisinden söz ediyor bana. Onun da kararlılığı kalmadı.
Garip hikâyeler anlatıyor. Dediğine göre, geçen gün kaldırımda yattığını
gördüğümüz adam saralı değilmiş: Hazreti İsa’ymış. Bizi denemek için, öyle
boylu boyunca yatıyormuş. Yumruklarını yalandan sıkmış; gözlerini, bizi
aldatmak için yummuş” (Atay: 2008: 719). Hem Selim’in hem de Turgut Özben’in
Hamlet’le ve İsa ile kendileri arasında kurdukları
özdeşlik de bu bağlamda okunduğunda
delilik ve delirme imaları ortaya çıkar.
“Ben,
herhalde Hamlet’e yakınım. Fakat Selim’in intikamını alacak yerde Ophelia
Magdalena’nın bacakları arasında yatıyorum” (Atay, 2008:286). Selim’in intikamı
nasıl alınacak? Turgut’un bulduğu tek yol, “Selimleşmek”ir. Selimleşmek, onları
bu hale getirenlerin bütün varlık alanlarına intikam zehri akıtmaktır. Bu zehri
teneffüs edecekler ve cinnetin eşiğine geleceklerdir: “Şarkısı yarıda kaldı,
aklı da karıda kaldı. Sebep olanların gözü kör olsun. Sebep olanların gözü kör
oldu. Dünyayı bir karanlık kapladı. Fırıncılar kimseye ekmek vermedi. Selim,
kafasında on yüz bin, hayatında sadece bir aşk yaşadı. Onun da dumanı doğru
çıkmadı. Baca çarpık yapıldığı için, ortalığı bir kurum kapladı. Dost,
düşmandan ayrılmaz oldu. Herkes birbirine girdi. Ölüm sıkıyönetim ilan etti:
kimse burnunu pencereden çıkaramadı. Çıkaranların burnu kırıldı. Düşünenlerin
aklı tutuklandı. Düşünmeyenlerin korkudan akılları başlarından gitti” (Atay,
2008:456).
Turgut
Özben’in Selim’i ya da kendi Selimliğini arama yolcuğunda güya aklına
getirmediği intihar sebebini, ona Sherlock Holmes hatırlatır. Ama uğradığı bu
metinlerarası durakta Vatson’un
işaretleri pek hoş değildir. Vatson, ona
Selim’in evinde bir arama yapmasını, çünkü ihtimal intihar edenin ruhen bozuk
olduğunu ima eder. Ama Turgut’un dikkat etmesi gerekir çünkü ruh bozuklukları
olanlar oldukça kurnazdırlar. “Yani deliler, bizden akıllı mı” diye sorar
Turgut. Vatson’a göre intihar bir akıl hastalığıdır ve ancak bir akıl
hastasının körleşmiş duyularının sağladığı soğukkanlılıkla başarılabilir. Daha
da ileri gider Vatson, Selim’in çok akıllıca intihar ettiğini hatta belki de bundan
manyakça bir zevk aldığını düşünür. Turgut saçma bulur bunu. Ama gariptir ki
intiharı reddetmez, sadece intiharı,
kimseye zararı dokunmayan soyut bir kötülük, büyük ve mustarip bir ruhun iç
çekmesi olarak kabul eder (Atay, 2008: 316).
Turgut’un metinler arası çerçevede
deliliğe yaptığı başka atıflar da vardır: “Eskiden deliliğin şeytanlarla ilgili
bir hastalık olduğunu sanıyorlarmış. İsa da bir delinin bedenindeki şeytanları
domuzlara göndererek bir mucize göstermiş. Bugün de içimizdeki şeytanlardan söz
ediyoruz. Ortaçağlarda delileri bir gemiye bindirir, liman liman
dolaştırırlarmış. Şimdi başka türlü davranıyorlar. Bir gün, belki biz de başka
bir anlayışla ele alınırız, başka bir gözle inceleniriz” (Atay, 2008:718).
Turgut Özben, artık bütünüyle Selimleşmiştir. İletişimsizliğin, dışlanmışlığın,
karşılıksızlığın ve dolayısıyla ötekileşmenin adı sadece Selim ya da Turgut
değil, “biz”dir. “Biz”in, hayat içinde
karşılığı yoktur ya da “biz”in dışındaki hayat, akıllıların hayatı
ise onlar deliler olarak başka bir dilin, başka bir yazının ve başka bir
geleceğin öznesi olacaklardır.”
“Oğuz
Atay’ın kalemi, Dostoyevski’nin mürekkebine batıp çıkarken, ruhu da onun edebi
dünyasından beslenir. Aralarında zamanın ve mekânın tutmadığını düşünsek de,
Atay’ın zihnine Dostoyevski’den yansıyan bir ışık, onları birbirine
yaklaştırır. Dostoyevski’nin eserleri, Atay için kağıdının yüzünde parlayan
büyük bir ayna gibidir. “Yazar Oğuz Atay’ın bu yeni yolunda kendisine,
yeniyetmelik yıllarından bu yana yanından hiç ayırmadığı bir dost eşlik eder:
Dostoyevski. Oğuz Atay’ın Dostoyevski ile olan yakınlığı, yıllar içinde, bir
romancı ile okuru arasındaki ilişkinin sınırlarının ötesine taşar, gerçek
anlamda bir ruh dostluğuna dönüşür. Dostoyevski ve onun iç dünyalarındaki çelişkiler
ortamında diplerde bunalımlar yaşayan, kendilerini acımasızca sorgulayan
kahramanları; genç Oğuz Atay’ın ruhsal çalkantıları, ergen Oğuz Atay’ın
varoluşsal iç hesaplaşmaları ve yazar Oğuz Atay’ın kurmaca dünyadaki arayışları
sırasında en güçlü tutamak olurlar… Edebiyatı tanımak, bu yolda kendini
geliştirmek isteyen kişinin ilk okuması gereken yazar Dostoyevski olmalıdır
Atay’a göre…” (Ecevit, 2009: 201) Suç ve
Ceza, Karamazov Kardeşler, Öteki, Ezilenler, Kumarbaz, Budala gibi onun
eserleriyle doğrudan bir etkileşim içinde olan Atay, Tutunamayanlar romanı ile,
Yeraltından Notların daha içselleştirilmiş romanını yazar. “Oğuz Atay ve Dostoyevski arasındaki
metinlerarası ilişki, her gerçek sanatçı için söyleyebileceğimiz özelliklere
sahiptir: Atay, Dostoyevski‟nin dünyasından alıp özümseyerek kendinin yaptığı
kimi özellikleri, iç dünyasının ve içinde, yaşadığı kültürün potasında eritir,
onlardan yepyeni / özgün yaratılar üretir. Dostoyevski‟den ve kendisini
etkileyen diğer yazarlardan aldıklarını bir simyacı gibi kendi kültürüne
dönüştürür, onları millileştirir. Bir okuruna göre, ‘Türkiye’nin
Dostoyevski’sidir o… Dostoyevski, Atay‟ın metinlerarası düzlemdeki ilham
perisidir.” (Ecevit, 2009: 210)”
“Bizim altını çizdiğimiz asıl yer, bu
eserlerin istikameti. Bu istikamete yön veren,
ayrı kültürel dokudaki iki yazarın, aynı yere doğru kaçmasındaki anlamı
sorguluyoruz. Oğuz Atay’ın “Tutunamayanları” tutunamadıkları yerden yeraltına
inmekte ve bunu Dostoyevski’nin kalemi şöyle yazmakta: “Kırk yıldır yeraltındayım.”
(Dostoyevski 2011:36) bir varoluş probleminden, yokluğa sürüklenen
tutunamayanların, yeraltına kaçış planları neydi? Tutunamayanlar kimlerdi?
Tutunulması gereken “o şey” neydi? Yeraltına indiler mi sığındılar mı? Orada
yazdıklarının toplumdaki yeri neydi? Alemdar Yalçın, bu noktada şöyle der:
“Tutunamayanlar romanında dikkat edilmesi gereken temel noktalardan biri;
kendisiyle tutunamayan bir insan ya da insanların değil, tam tersine kendisiyle
barışık, eksikliklerini, açmazlarını çok iyi anlamış gerçek bir aydının
içtenlikle yaptığı öz eleştiri, toplumsal, kültürel ve sosyal çelişkilerin
ortaya konuluşudur.” (Yalçın 2003: 493) İnci Engünün’de benzer bir yaklaşımla
şunları söylemiştir: “Aydınların çıkmazlarını işleyen bu roman çevresiyle
anlaşamayan kimselere “tutunamayan” yalnız insanları anlatmaktadır.” (Enginün
2003: 351)”
Aşağıdaki
“Tutunamayanların ortak kader algısındaki hayat döngüsü” şekli, bizim yazımızın
merkezinde duran sorunsalı anlatmaktadır. Yazımınız rotasını bu şekle göre belirleyeceğiz.
“Biz
yazımızda, tutunamayanların iki boyutunu tartışıyoruz. “Tutunamayanların ortak
kader algısındaki hayat döngüsü nasıldı? Bu döngü ruhlarına nasıl yansıdı?”
Yeraltından Notlar’da ve Tutunamayanlar’da “ortak bir muhatap” karşılaşıyoruz:
Onlar, baylar, sizler, efendiler... daha romanın başındaki bu ötekileştirme,
her iki yazarı da siz-biz ayrımına sürüklemektedir. Kimdir “Onlar”? kendileri
gibi olmayanlar, yeryüzünde yaşayanlar yani tutunanlar. “Hangi onlar Selim?
Dedim. Onlar işte, dedi. Onlar canım, onlar, onlar, onlar. Öyle ya, dedim.
Onlar, yani biz değil.” (Atay 2008: 137) Tutunamayanların ilerleyen
bölümlerinde Turgut’un ifadesi çarpıcıdır. “Onlar, bir bakıma birbirlerine
tutunduklarından, düşmeyenler.(Atay 2008: 331)
Dostovevski ise bu düşüşü yaşamışların, yani birbirine tutunamayanların
düştüğü yerden notlarını yazar. “Evet, baylar, dinlemek isteseniz de,
istemeseniz de neden bir böcek bile olmadığımı anlatmak istiyorum size.”
(Dostoyevski 2011: 14) Roman boyunca anlatır ve konuşur “onlarla” onların çıkar
listelerini sayar, döker: “Öyle ya, sizin çıkar listenizde refah, zenginlik,
özgürlük, huzur vb. vardır.” (Dostoyevski 2011:30) romanın sonunda ise sesi daha gür çıkar. “
“Yeraltındaki
kendi zavallı yaşamınızda söz edin! Bizler, demeyin. İzin verin baylar, evet,
bizler dediği için kendimi savunacak değilim.”
(Dostoyevski 2011:151)”
“Bu
yazının devamını Oğuz Atay’ın kalemi söyle tamamlıyor: “Siz beni
tanımıyorsanız, ben de sizi hiç bilmiyorum.” (Atay 2008: 403) Onlarla konuşan
ve nihayetinde onlarla başa çıkamayan insanların öznel gürültüsüdür
hissettikleri. Bu açıdan bakıldığında, her iki romanda da iki tarafla
karşılaşıyoruz. Bir duruma ya da olaya taraf olan insanların coşkusuyla konuşan
yazarlar, böylece roman diline bir ikizleşme katmış olur.”
“Tutunamayanların
başkişisi Selim Işık, bir zamanlar yazdığı şarkıda doğumunu bu mısralara
sığdırmaktadır. 1936 senesinde doğan ve kendi söyleyişi ile henüz “Buruşuk
yüzler, bezler arasında bir canlı.” (Atay 2008: 114) olan Selim, varoluş
hikayesini anlatırken nefesini kesen acı çığlığı, korkunun ilk sesi olarak
algılar. Daha o vakitten itibaren elinin kolunun sarılı olmasına isyan
içindedir Selim. Kundaktaki bir bebek için, acı bir çığlığın nefesini kestiğini
ve korkunun sesini bu sayede duyduğunu söylemesi, Selim’in bundan sonraki
varolma hamlesinin tezahürü olacaktır. Şarkının ilerleyen mısralarında,
yaşadığı ateşli hastalığı, bir çeşit ölüm nöbetini anlatır Selim. Yakalandığı
zatürre hastalığının ardından, doktorların ona bir gecelik şans vermesi de çarpıcı
bir şekilde anlatılmıştır. Geceyi atlatıp, sabaha erişen Selim, yaşadığı bu
durumu söyle söyler şarkısında”.
“Yamalı bir yıldızdı ileride ışıyacak.”
(Atay 2008: 117)
“Henüz
bebekken ölümü beklenen Selim’in yamalı bir yıldız gibi ışıması beklenmektedir.
Daha o vakitten itibaren, varlığı aydınlığı gölgelemiştir. Ömrüne bir yama
yapmıştır ölüm eşiği. Öteki tarafa sıçrayamamıştır ruhu. Bu nedenle de talihsiz
ruhuna kuşku ile karışık bir korku saplanmıştır. “
“Her
insanın en bakir mazisi olan doğumun ve çocukluğun, Oğuz Atay ve
Dostoyevski’nin kaleminde böylesine karanlık tasvir edilmesi varlıkların ilk
oluşumuna isyanı ortaya koymaktadır. Yolun henüz başındayken daralan çember,
bundan sonraki sürecin de rotası olacaktır.”
“Tutunamayanların
ya da kendi ininde, yeraltında yaşayanların ilk hayat tecrübeleri de bu
karanlık atmosferde geçecektir. Onların, anne ve babayla çatışmaları ve bunun
bir yansıması olarak yakın çevre ve akrabalarla uyumsuzluk göstermeleri, hayata
yabancılaşma sürecinin ilk durağını teşkil etmektedir. “Az gelişmiş bir babanın
tek oğlu.” (Atay 2008: 117) olan Selim, tutunamayanlar için yazdığı şarkıda
babasına şiir okumak ister, ama “Babam şiir sevmezdi.” (Atay 2008: 120) diyerek
bu düşüncesinden vazgeçer. Ardından okula alışma sürecinde bocalayan Selim,
“Beni çingenelere vermek istemeseydi babam, bir dev anası gibi.” (Atay 2008:
120) diyerek, babasını bir dev anasına benzetir. Babası Selim’in durumu için
kaygılıdır. Eşi Müzeyyen Hanım’a; “Bu çocuk ne olacak böyle, yaramaz olsaydı
pısırık olacağına. Hiç kimseyle konuşmaz sınıfta. Tek başına koşar durur
bahçede. Onu eve kapatmak doğru mu? Çalışkan fakat korkak.” (Atay 2008: 121)
diye söylenir. Bu noktada babanın oğlu için kullandığı cümleler manidardır.
Onun yaramaz oluşunu, pısırık oluşuna tercih eder ve oğlunun insan
ilişkilerindeki zayıflıktan da memnun değildir. Oğluna dair kullandığı olumlu
tek sözcük, onun çalışkanlığını kabul etmesidir, ama baba bunu da yeterli
bulmaz. Zira oğlu, bir korkaktır. Babası tarafından bu şekilde anlamlanan ve
onun tarafından beğenilmediğini düşünen Selim, kendi duvarlarını daha fazla
örmeye başlar. Yokluk Tanrısının emrindeki rüzgar, onu yeni bir savaşın içine
sürükleyecektir. Bu savaşın neferi Selim, o soruyu sorar kendine: “Ben neyim,
ne değilim?” (Atay 2008: 132) tutunamayanların çocukken diline doladığı bu
şarkının belki de nakaratıdır bu sorgu. Kendini anlamlandırma ve önce ne olup
olmadığına karar verme.”
“Korkunun ilkini
babasından öğrenen Selim, ikinci bir korku ile karşı karşıyadır okulda. Bu
nedenle de gitmek istemez oraya. Hatta okula gitmektense hastalanmayı tercih
eder. Selim’in okul hayatı boyunca, “Ne futbol takımına alındı, ne sınıf
mümessili olabildi. Nedense bir yönüyle -belki de her yönüyle saf kalabildi.”
(Atay 2008: 122) Selim’in tutunamayan arkadaşı Süleyman, onun okul yıllarını
şöyle anlatır:”
“(...)
sınıf birincisi olmak gibi aşağılık bir tutkuya kaptırıyordu.” (Atay 2008: 434)”
“Yeraltından
notlarda da okul arkadaşları için benzer bir algı söz konudur. “Bir sinek kadar
bile önemsemedikleri belliydi beni.” (Dostoyevski 2011: 72) diyen
Dostoyevski’nin bu durumun ruhundaki tesirini
şöyle ifade eder: “Gerçi okuldayken herkes küçük görürdü beni, ama bu
kadar aşağılamazlardı. (…) ama gene de böylesine aşağılanmayı beklemiyordum.”
(Dostoyevski 2011: 72) Selim’in sınıf birincisi olmaktan utandığı gibi, Yeraltı
yazarı da utanır kendinden. “Kendi zeki yüzümü, onun aptal yüzüyle değiştirmeye
dünden razıydım.” (Dostoyevski 2011: 73) Burada içine düşülen durum “onlardan”
olamama buhranı ile aynıdır. Onlardan üstün özelliklerin bile, onlar gibi
olamadıktan sonra bir önemi kalmamakta ve bu durum tutunamayanları giderek yalnızlığa, bitip
tükenmez bir aşağılanma duygusuna sürüklemektedir. “Benim gibi değersiz birine
selam vermekle kendini küçük düşürmek istemediğini düşünüyorum.” (Dostoyevski
2011: 74) diyen yazar, kendini onlardan ayrıştırmıştır, hatta onlardan alacağı
bir selamın bile onları aşağılayacağını düşünmektedir. Onu böyle düşünmeyen
iten en önemli sebep de, onlardan fazla şey bilmesine rağmen, onlar gibi hayata
tutunamamasıdır. Onlar gibi giyinemez, onlar gibi bir işi yoktur, çünkü o bu
hayatta onların durduğu yerde değildir. Bunu şu sözleri ile anlatır: “Şimdi
görevde başarılı olmadığım, kendimi bütünüyle bıraktığım, kıyafetlerime hiç dikkat
etmediğim için beni küçük görmelerini elbette anlayabiliyorum.” (Dostoyevski
2011: 72) Yeraltı yazarının böylesi bir anlayışa sahip olmasının altında, kendi
aşağılanmışlığı ile barışıklığı yatmaktadır. Onların, kendisini küçük görmesini
anlayacak his, temelde olgunluktan kaynaklamaz aslında. Zira, onu böylesi bir
kabulleniş içine sokan asıl şey, kendini aşağılık saymasının tezahürüdür. Okul
arkadaşları ile buluştuktan sonra, kendini daha da kötü ve aşağılanmış hisseden
yazar, o gece sabaha kadar gördüğü okul yıllarının kabusu ile uyanır. “Bütün
akşam kürek cezasından berbat okul anılarımla boğuştuktan sonra başka bir rüya
göremezdim kuşkusuz. (…) Okulda öğrenciler onlara benzemediğim için düşmanca,
acıması alaylarla karşılarlardı beni. Ama alaylara dayanacak gücüm yoktu benim.
Onların birbirleriyle kaynaştıkları gibi öyle kolayca kaynaşamazdım onlarla.”
(Dostoyevski 2011: 79)”
“Yeraltından
yazılan notların, “onlar” çıkmazı da buradadır aslında. Onlar, yani yerin
üstündekiler düşünceleri ve tavırları bakımından da kendine göre yetersizdir.
Yeraltının önemli bulduğu hiçbir şey, onlar için önemli değildir. Dahası
onların “önemlilerden” de haberi yoktur.
Yazar, kendini böyle düşünmeye sevk edenin incinen gururu olmadığı söyler
ilerleyen satırlarda.”
“Yaşamın
gerçeklerini kavramaktan uzaktılar...” (Dostoyevski 2011: 80)”
“Ruhunu “onlar”
içinde koruma altına alan yeraltı yazarı, bu noktadan sonra onlardan ne şekilde
üstün olduğunu herkese kanıtlar, ama bu da yeterli gelmez ruhuna.
Aşağılanmışlığın yerini, bu aşamadan sonra da düşmanlık almıştır. İşte, bu ince
çizgi de döner durur tutunamayanlar. “Düşmanlar” vardır artık karşılarında. Bu
da “onlara” karşı bir savaş hali anlamı taşır. Hatta savaş başlar bile. Zira,
bir önceki ezik ruh halini bir başarı öyküsü ile telafi etmişlerdir, ama bu
yalnızca küçümsemeyi önlemiş görünmektedir. Aslında harp o andan itibaren
başlar. “Onlar” ruhuna itilaf olanlardır ve bu harbin mutlaka bir ittifakı da
bulunmalıdır. Bu da kendisi gibi birini bulma ve onunla saf tutup dostluk kurma
ihtiyacıdır.”
“Hassas ruhlarını
yeryüzünden sürükledikleri, kaçıp sığındıkları mağarada yalnız değildirler
aslında. Onların kitaplarla kurulmuş dünyaları, bambaşka bir evrenin kapısını
aralar. Bu kapı aralığında yatar şaşkınlıkları ve yalnız kitapta yazılanlara
şaşırırlar ve onları yalnızca yazarlar şaşırtır. “İnsanlar, yalnız kitaplarda
şaşırırlar. Romancılar şaşırtır onları. Ölü denizdeki su zerrecikleri gibi
birbirlerine tutunurlar: dalgalanırlar, bir yere gitmezler aslında.” (Atay 2008:
297) Su zerrecikleri gibi birbirine tutunanlar, kitapların içinde nefes almaya
başlamış sayılırlar. Bazen o zamana kadar yazılanları yetersiz bulup, kendileri
bir kitap yazmak ister. Bu isteğin temelinde onları anlatmak, onları deşifre
etme hayali vardır. “Bir kitap yazacağım: bütün insanlar birleşiniz ve aynı
şeylere gülünüz.” (Atay 2008: 298) Tutunamayanlar, birini tanımak için de
kitabı kullanır. Selim’in yeni tanıdığı birine ilk sorusudur onun okuduğu
kitaplar ya da kütüphanesinin raflarına dizilmiş kitapları inceler biri
hakkında fikir sahibi olmak için. Kitapların kullanım şeklini de önemserler,
zira bir kitaba iyi bakılıp bakılmadığı da karşı taraf için vereceği hükümde
belirleyicidir.”
“Bunun yanı sıra
sevdikleri yazarlar ile de aralarında bağ kurup, onları içselleştirirler.
Selim’in başlangıçta her sözüne hayran olduğu isim, Oscar Wilde’dır. Onun
kitaplarını heyecanla ve hayranlıkla okur. Hatta onun yazdığı satırlarında
beğendiği ifaderi başka bir deftere kaydeder. Selim’in “yazar hayranlığı” da
hayatı boyunca değişim gösterir. Tutunamayanları değişen ruh haline göre,
ruhunun içine sızan yazar ya da yazarlar da değişir. Selim’in Oscar Wilde hayranlığının yerini
Gorki hayranlığı alır.”
“Bir arkadaş
toplantısında eline değen “Benim Üniversitelilerim” kitabı yatak ucu kitabı olmuştur
artık. Hayamına kutsal bir kitap girmiştir böylece. Benim Üniversitelilerim’i,
dininin İncil’i olarak tanımlar. Bu defa da sıkı bir Gorki hayranlığı
başgösterir, Oscar Wilde tüm yönleri ile geçmişte kalmış bir hatıra olur. Bu
yeni dostunun da bir portresi duvarını süsledi mi, aralarındaki dostluğun
başladığı ilan olunur. Bu aşamadan sonra, kendi bedeninde Gorki’nin ruhunu
saklar. Böylece de Rus yazarlarına olan hayranlık başlamış olur. Gerçeklerden
bucak bucak kaçan, gerçek dünyaya karışamadığı için üzülen Selim, kitapların
dünyası ile reel dünya arasıdadır şimdi. Yine sıkışmıştır ruhu. Romanlarda
anlatılan bir masal vardır ve o masal öyle bir haldedir ki gerçek hayatta da
etkisini sürdürür.”
“Yeterince
büyümediği için kitaplara bağlanmıştır Selim; bu var. Ama kitaplara fazlasıyla
bağlandığı için de büyüyememiştir; bu da var. Gerçek dünyayı kestirilemez
bulduğu için kitaplara sığınmıştır; ama kitaplara sığındığı için de ‘kitap
kurdu, boş hayaller kumkuması, hayatın cılız gölgesi’ olarak kalmıştır.”
(Gürbilek 2012:60) Kendini Don Kişot olarak gören ve kitapları yaşmın basit
işerinde bile kullanamayan Selim, iki dünya arasındaki bir sahnedidir. Perde
açılmış, insanlara kendini anlatmaya, ruhunu meşrulaştırmaya çalışıyordur.
Karşısında, onu izleyenler ise, Selim’e göre yine onunla alay ediyordur.
Mütemadiyen alaya alındığını düşünen ve her durumda küçümsendiği algısına
kapılan Selim bu noktadan sonra insanlara, hayatının rolünü yapmaya başlar. İki
hayat arasında gerilen ipler, onun boğazına takılmakta ve o ne tarafta ne de bu
tarafta nefes alamaktadır. Sıkıntılı, kuşku dolu ve tepkisiz ruh halini
yansıtır insanlara.”
“Yazar ile insanın
dünyasını ayrıştırılır burada da. Gerçek hayatın yazarın bir düşü olduğu
ihtimali dile getirilir ve gördüğü düşle yaşayan yazarların dünü, bugünü ve
geleceği kalemi ile yaşatacağının altı çizilir.
Selim, yazarların eserleri ile temasa geçerken en çok da kitabın
önündeki önsöz bölümüne itiraz eder. Ona göre, hayatı ve eserlerini pek iyi
bildiği bir yazarı, birden fazla özsöz yazarının dilinden okumak kötüdür. Bu
nedenle de kitapların her basımında önlerine konan önsözlere karşıdır. Selim’in
bu noktadaki teklifi ise, en çok kendisini heyecanlandırır. Yalnızca bir önsöz
yazarı olmak istediğini söyler. Aslında bütün önsözlere merak duyduğunu ve her
önsözü okuduktan sonra yazarları zihninde didik didik ettiği de belirtilir.
Selim, okuduğu kitaplarla ve yazarlarla kuşanmış evreninde patlar sonunda.”
“Bana
hayatı zehir ediyorlar. Bütün yaşantımı etkileyerek benim için hayatı yaşanmaz
bir cehenneme çeviriyorlar. Hepsinin yer aldığı bir roman yazacağım ve
burunlarından getireceğim: bana yaptıklarını ödeteceğim onlara.” (Atay 2008:
395)”
“Selim’e hayatı
zehir eden, bu defa da tutunmaya çalıştığı yazarlardır. Bütün yaşantısının
etkilendiğini ve hayatının bir cehenneme döndüğü anlatılan bu satırlarda,
Selim’in onlara yaptıklarını ödetme isteği de manidardır. Aslında “onların” yaptığı her şeye
katlanabilen ve “onlardan” gelen en kötü tepkiye bile içinde karşılık verip,
huzura eren Selim, kendi dünyasından birilerinin ona hayatı dar etmesine
dayanamaz. Cehennem hayatı benzetmesi de buradan gelir. Okuduğu kitapları
içselleştiren, her bir kişi ile bambaşka öykülerde yaşayan Selim’in gücü
tükenmektedir. Başlangıçta, okuduğu kitaplar, özdeştiği yazarlarla yaşamayı,
“onlara” karşı zafer sayan Selim gitmiştir, çünkü bu okumaların sonu mutlak bir
zaferle bitmemektedir. Okuduğu her yeni kitapta, bir önceki ruh halinden
sıyrılma çabası ve bir sonraki kitapla iç içe geçmesi, çıkmazlarına
dolandığının da işaretidir aslında. Selim’in yazarlarından da intikam alma
isteği, ruhuna açtığı son savaştır artık. Zira, tarafı olduğu yazarlara
doğrulttuğu silah, intikam duygusunu yüreğinden alacaktır. Romanın sonunda
intihar eder Selim, bir romanda toplayamadığı, ama yüreğinde birleştirdiği tüm
satırlardan tek kurşun ile intikam almış olacaktır. Selim, yine iki dünya
arasındaki yerini alır ve şöyle der: “Benim durumum biraz karışık burada. Yerim
belli değil; okuyucuyla yazar arasında bir noktada çırpınıp duruyorum.”
(Atay 2008: 397) Selim’in yeri yine belli değildir, o hayatı boyunca ne bir
okur ne de yazar olmuştur. Bu iki dünya arasında sıkışan Selim, “büyük ve
güzel” olanı yazamamaktan şikayet eder. “Büyük ve güzel şeylerin dışarı
çıkmasına izin vermiyor. Korkuyoruz. Düşünmekten ve sevmekten korkuyoruz. İnsan
olmaktan korkuyoruz.” (Atay 2008: 352)”
“Selim’e roman boyunca gelen “büyük ve
güzel” şeyler düşüncesi, Dostoyevski’nin “yüce ve güzel” fikrinden yansımış
gibidir. Yeraltından Notlar’da da sık sık “yüce ve büyük” yazıların önemi
vurgulanır. “İyiyi, ‘yüce ve güzel her şeyi’ anladıkça bataklığıma daha çok
batıyor, canlılığımı daha çok yitiriyorum.” (Dostoyevski 2011: 15) Burada “yüce
ve güzel” olanı anlama idrakinin altı çizilir ve bu anlayış noktasına ulaşan
ruhun eriyişi anlatılır. Kendini bu idrakin ışığında şöyle tarif eder Yeraltı
yazarı: “Tembel ve obur olabilirim, ama sıradan bir tembel veya obur değil; sözgelimi
‘güzele ve yüceye’ ilgi duyan tembel veya obur.” (Dostoyevski 2011: 27) “Yüce
ve büyük” olana açlığını ifade eden yazar, kırk yaşında bu güzel ve yüce
duyguların kendisine çektirdiği eziyeti anlatır. İdrakine vardığı bu duygunun
gençliğinde kapısını çalmamış olmasına da üzülür. “Güzeli ve yüceyi seviyorum.”
(Dostoyevski 2011: 28) diyen yazar, kendi ülkesindeki romantik yazarları da bu
noktada suçlar.
Ona göre,
romantikler “güzel ve yüce” olan her şeyi kendine saklamakta, okuru ile
paylaşmamaktadır. Bunun yanı sıra, yeraltı yazarının tutunduğu bir daldır
“güzel ve yüce” kavramı. “Her şeye uyumlu bir çıkış yolum vardı. Elbette,
hayallerimde hep, ‘güzele ve yüceye’ sığınmak…” (Dostoyevski 2011: 67) Ona
göre, bir çıkış yoludur “güzel ve yüce” olan her şey ve bu duygunun ruhuna
karıldığı zamana dikkati çeker. “Bende bu ‘güzel ve yüce’ duygu kabarması
özellikle rezil zamanlarımın en dip noktasında bulunduğumda gerçekleşmesi…”
(Dostoyevski 2011: 68) Yazarın dibe vurduğunda üzerine gelen bu hal, onu
yeniden hayata bağlar. Büyük ve yüce olan düşüncelerle, kendi yer altısını
aydınlatan ve gün ışığına yeniden tutunan yazar şöyle der: “Tanrım, o
hayallerimde, bütün o ‘hep güzele ve yüceye sığınmada’ inanılmaz da olsa, ne
çok aşklar yaşamıştım. Ama bu aşklar öylesine çoktu ki, daha sonra gerçek bir
aşka özlem bile duymadım.” (Dostoyevski 2011: 69) Burada sığınılan bir düşünce
olmuştur “güzel ve yüce” kavramı.”
“Yeraltına kaçışta
bir büyük ve yüce sığınak vardır. Burada yaşar en büyük aşklarını ve bu
aşkların ardından da gerçek hayatta bir aşka tutunamaz. Zira, en güzel ve en
yüce olan her şeye defalarca duyulan aşk, ondaki gerçek hayat aşkını ikinci
plan iter. Hatta bu tarz bir aşka ihtiyaç bile duymaz artık. Tutunamayanlar’ın bir diğer tutunamayanı
Turgut da “büyük ve güzel” olanın ipine sarılamamaktan şikayet eder. “Böyle bir
düzen içinde insan düşünebilir mi? Büyük ve güzel şeyleri demek istiyorum. Önce
eşya engel oluyor, sonra şartlar.” (Atay 2008: 557) Tıpkı yer altı yazarının
kendi sığınağında “güzel ve yüceye” sığınması gibi, Turgut da kendi içinde bu
düşüncenin içine kaçar. Selim’de ölümüne yakın çekildiği yeraltında bu duyguyu
yaşayamamaktan yakınır ve o bu defa tüm evreni suçlar.”
“Bütün
düşüncelerimi emip bitirmekle suçluyorum sizleri. Bütün hayallerimi sömürdünüz,
gene de doymadınız. Büyük ve güzel şeyler yaratmama yardımcı olmadınız. Büyük
bir sağırlıkla, kahredici bir dilsizlikle sustunuz güzelliklere. Geri istiyorum
hapsettiğiniz duygularımı, düşüncelerimi.” (Atay 2008: 670)”
“Hayat
ile bağları her daim kopuk olanlardır tutunamayanlar. Yeraltı yazarı da çizer
bunun altını. Onların eline değmeden kaçan hayattır iş hayatı. Sürekli
sorgulayan, düşünen ve insanlar arasında başka bir tarafta olduğunu düşünenlere
göre değildir bu yaşam tarzı.”
“İnsanlardan
kaçışı yirmili yaşlarda başlayan ve köşesine çekildikçe kuruntuya, korkuya
sürüklenen yeraltı yazarı, “onların” kendisinden tiksindiğini düşünmektedir.
Neden böyle düşündüğü de şu sözlerle açıklar: “Sınırsız kibrim ve belki aşırı
titizliğim yüzünden oldukça sık, iğrenmeye varan azgın bir hoşnutsuzlukla
bakıyordum kendime, bu nedenle de herkesin bana öyle baktığını sanıyorum.”
(Dostoyevski 2011: 53) Temelde kendini beğenmeyen ve bu hoşnutsuzluğu çevresine
yansıtan yazar, herkesin evreni kendi gözleri ile seyrettiğini düşünmektedir.
Onun gözlerindeki iğrenme, “onların” da kendinden iğrenmesi şartıyla tutunur
gerçeğe. “Daireye gitmekten iğreniyordum. Öyle ki daireden eve hasta
dönüyordum.” (Dostoyevski 2011: 55) “Elbette, dairede en küçüğünden en büyüğüne
kadar hepsinden nefret ediyordum. Hepsini küçümsüyordum, ama öte yandan sanki
korkuyordum da onlardan. (…) Öyle anlar oluyordu ki, onları hem küçümsüyor hem
de kendimden üstün görüyordum.” (Dostoyevski 2011: 54) Yazarın içi iş
hayatındaki herkese karşı nefret doludur ve onları gözünün biri küçümserken
diğeri üstün görür. Baktığı yerlerde gördüğü bu ikilik onu daha da
hırçınlaştırır ve “aşağılanmaktan korkma” duygusuna kapılarak, sürekli temkinli
olmaya çalışır. Hata yapmaktan, gülünç duruma düşmekten, aşağılanmaktan
korktukça da daha kuruntulu bir insan olur. “Onlar” hakkındaki düşünceleri
kötüleştikçe, “onlarında” kendisi için düşünceleri dibe vurur ve bu kısır
döngüde kendine, ruhuna yeraltından başka bir sığınak bulamaz. Burada, aydın
kimliği girer devreye ve aydının kim olduğunu, içindeki aydının kimliğini
çıkarır ortaya.”
“Çağımızın
aydın her insanının olması gerektiği gibi, benim de hastalıklı bir yapım
vardı.” (Dostoyevski 2011: 55)”
“Yeraltı yazarının
delmeye gücü yetmediği duvarı, tutunamayanlardan Turgut, ironik ifadesiyle
şöyle der: “İnsanları ayıran duvarları yıktık.” (Atay 2008: 268) Burada
insanları birbirinden ayıran duvarlardan bahsedilir ve temelde duvar örenin
“onlar” olduğu düşünülür. “Onların” duvarlarına çarpanların kan revan içinde tutunmaya
çalıştığı hayata karşı isyan doludur sesleri. “Her şeyi duyuyoruz, hiçbir şeyi
bilemiyoruz Olric. Bu duvarlar arasında kapandık kaldık. Savaş diyorlar,
öldüler diyorlar, halk diyorlar. Ne biçim şeyler bunlar?” (Atay 2008: 277)
Turgut’un iç sesi Olric, roman boyunca tutunamayan Turgut’la konuşur. Duvarlar
arasında kalan Turgut, hayatın içindeki sesleri de anlamlandırmaz. Olric ona
“Duvarları yıkın efendimiz.” Dese de, Turgut bir taş yığınının altında güçlükle
nefes almaktadır. Yeraltı yazarı, duvarı yıktığında onun altında kalacağını
bilir ve bu temkinle yaklaşmaz oraya, ama Tutunamayanlarda yaşam daha
hoyrattır. Duvar yıkarlar, duvar örerler… Her iki şekilde de netice değişmez.
Tutunamayanlar kan revandır böylece. “Bütün bunları düşündükçe daha da tersleşiyorum,
kendime daha çok zararım dokunuyor; benimle alay edenlerin gözünde daha da
küçülüyorum. Duvarlar duvarlar var çevremde. Halsiz kalıncaya kadar başımı
vuruyorum onlara.” (Atay 2008: 371) Turgut yakıp yaptığı duvarların içinde yine
Olric’e seslenir. “Başka duvarların arasında mı kapayacağım kendimi dersin
Olric?” (Atay 2008: 563)”
“Selim,
Günseli’nin sevgisi ile mağara duvarlarını eritir ve alıştığı yalnızlıktan
sıyrılmaya başlar. Tam bu nokta da kokuları artar. Mağarasından dışarı
çıkmanın, insanların arasına katılmanın korkusunu duyar. Her şeyini bırakıp
geldiği aşk kapısından kovulmaktan ya da o kapıyı bir gün çaldığında karşısında
sevdiğini görememekten korkar. Selim’in hayata tutunduğu bir daldır Günseli,
ama Selim bir süre sonra hem ondan hem kendinden uzaklaşacaktır. Selim’in
evlenmeyi düşündüğü tek kadındır Günseli, bu düşünce bile onu bir süre mutlu
eder, ama Günseli’ye bir hayat verememekten korkar. Bu korku, onu Günseli’de
uzaklaştırır, onu sevmesine rağmen, onunla yaşayacağı bir hayatı kabul etmez.”
“Yeraltından
Notlarda da sevebileceğini düşündüğü kadından kaçış söz konusudur. Yazar, burada
sevmenin ne olduğunu şu sözlerle anlatır: “(…)sevmek benim için zorbalık
yapmak, karşımdakinin üzerinde baskı kurmak demekti. (…) Aşk, sevilen kişinin
seven kişiye kendisi üzerine zorbalık yapma hakkını armağan etmesidir.
Yeraltındaki yuvamda aşkı bir mücadeleden başka türlü hiç canlandırmadım
hayalimde.” (Dostoyevski 2011: 146-147)
Sevgiyi başkasının üzerinde zorbalık olarak gören yazar, yeraltındaki
duvarların bir aşkla yıkılmasını istemez. Aşık olmaktan, aşık olduğunda da
başkasına baskı kurmaktan çekinir. Liza’nın varlığına bu nedenle de tahammül
edemez. Onun karşısında olmasına bile dayamaz ve haykırır: “Huzur istiyordum.
Yeraltındaki yuvamda yalnız kalmak istiyordum.
Alışık olmadığım
canlı yaşam öyle bunaltıyordu ki beni, soluk almakta zorlanıyordum.”
(Dostoyevski 2011: 146) “Kimseye, kimsenin varlığına dayanamıyorum artık.”
(Atay 2008: 616) diyen Selim, günlüklerinde sık sık yalnızlığının altını çizer.
“Herkesin istediği gibi yaşadığı o uzak ülkenin özlemini duyuyordum.” (Atay
2008: 669)”
“Adam, kapıyı açar
ve tabancasını çıkararak ateş eder. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Yeraltı yazarına göre, tutunamayanlar zaten ölü doğmuştur. Bir suret
halinde, ruhları başka bir evrende nefes alırlar ve bu soluk alıp verme,
Tanrı’nın elinde uzayıp giderse, ölümün başlangıcına tutunur yürekleri.”
“Tanrı çizmiyor her zaman kaderimizi.” (Atay 2008: 142)”
“Bu şekilde, Tutunamayanlar ve Yeraltından Notların birbirine bağlayan ipleri takip edeceğiz. Başlangıçta ruhun ve bedenin sığınağı olan ana rahminden doğan ve var oldukları evrende daha çocukluklarından bu yana “anormal” olarak nitelenen tutunamayanlar, beğenilmeme hissi ve bu hissin tezahürü ile yetersiz olduklarına inanırlar. Burada onların ruhuna açılan delik, “aşağılanmışlık, şüphe ve öfkedir.” İç sesleri ile konuşan ve çevreye karşı uyum sağlayamayan bu kişiler, insan ilişkilerinde doğrudan bir maraziyet göstermeye başlarlar. “Onlar” tarafından sürekli izlendiğini düşünme ve “onlara” karşı rezil olma kaygısı, tutunamayanları yaşadıkları evrene karşı güvensizleştirir. Bu güvensizliğin sürekliliği ise, onları buhrana, bunalıma sürükler. Burada da ruhlarında “yalnızlık, huzursuzluk ve bireycilik” gibi kavramlar bulaşır. Böylece hayatta “onlara” rağmen var olma çabası içinde çırpınmaları bedenleri güçsüzleştirir. Bu noktadan sonra, bedenlerinin de hasta olduğuna dair kuruntular başlar. Zihinlerinin bedenlerine “zayıflığı” dikte ettirdiği dönemlerde de, iyileşmek için bir çabaları kalmaz. Her duyguda olduğu gibi, bu hissin de sonuna kadar giderler ve kendileri için “en kötü” olanı arzulamaya ve bundan tuhaf bir haz almaya başlarlar. Bu haz, onların manevi boşluğunu “acı bedeni” olarak tatmin ederken, ruhları bir başka basamağa yükselir: “Kuruntu, korku, tepkisizlik ve sürünme inancı.” Kuruntu ve korkularla yürünen yolda, “onların” evrenine karşı bir tepkisizlik baş gösterir ve “onlar” hayatlarını yaşarken, kendi evrenlerinde “süründüklerini” düşünürler. Bu duygu içlerinde, “onlara” karşı bir öfke yaratır ve tutunamayanların, bir parçası olamadıkları “onların evreninden”, hayattan yavaş yavaş uzaklaşırlar. Bu noktada iç sesleri ruhlarına saldırır. Girdikleri yeraltında, ruhlarını bu hale getirenlere harp açılır. Burada sonu hiçbir zaman sulh olmayacak bir kavganın içine girilmiştir artık. En başta onu böyle yaratan Tanrı’ya seslenilir. Ardından hayatlarına girmiş herkese hesap sorulur. Yaşadıklarına karşı bir cevap almak için çırpınma dönemine girilmiştir. En sevdikleri kitaplara, kendini bu hale getiren yazarlara da öfke vardır içlerinde. Dost ve arkadaşları da nasibini alır bu öfkeden. Onlara da ceza verilir ve bu cezanın karşılığı “onlardan” da uzaklaşmak ve kendi kıyılarına defalarca çarpıp yaralanmaktır. Ruhun evrene karşı bu dalgasında, duyguları da gel gitler içinde birbirine çarpar. Bu duygular; “Tahammülsüzlük, sıkıntı, itiraz ve onu bu hale getirenlerden intikam alma isteği, onlar gibi olamamaya isyandır” “Onların” evrenine hatta kendi evrenine itiraz baş gösterdikçe, varlığa ve yaşamaya olan güvenleri daha çok sarsılır. Bu andan itibaren de özbenleri usul usul çözülür hayattan. Var olan köşeri yitirilir ve ellerine aldıkları kalemler bir intikam alma duygusu içinde yazmaya başlanır. Bu yazılarda amaç, ruhlarının hayata karşı son savunmadır. İnsanlara tutunamadığı ömrünü itiraf ederken, kendi gibilere yazısını ithaf eder. İthafın temelinde, “ibret olma” dürtüsü yatar. Bu “emsal teşkil etme” psikolojisinde sınırları iyice daralır ve ruhları bir üst basamağa sıçrarken, kara deliklerinde şu izler kalır. “Kaybolma, kaybediş ve vicdan muhasebesi.” Kendi inlerindeki harpta mağlup olunmuştur, yalnızlıkları hayatta kaybedişlerinin tezahürüdür. Vicdanlara sorulan sorular müsbet ya da menfi sonuçlarla yazılır ve her şeye karşı büyük bir göç başlar. Bu bir kaçıştır. Henüz insanken ölüm istenir ve beklenen sonu aşkla arzulanır. Hattan kopuşun son ilmiği de özenle çözülür ve gözleri diktikleri sonsuzlukta susar. Ruhlarının tüm boşlukları “onların evrenine” karşı tıkanır ve yalnız iç sesin haykırışı duyulur. “Ölmek istiyorum ya da susmak istiyorum.” Her iki şekilde de bir nihayetin yeni bir başlangıcı durur karşılarında. Unutma ve unutulma yazgısı ile şekillenen ömürleri, son basamaktadır artık. Bu son basamak, başlangıçtaki basamaktır aslında. Bir kara kovana sığınılır yeniden. Ölüm, toprak altından sıyrılır. Yeraltına ve mağaraya gömülür yeniden ruhları. Burada tutunamayanların ebediyeti başlar nihayet. Bu ebediyette, gözler tamamen kapanır ama tutunamayanların, yeraltından notları bir başka bedende yazmaya devam eder.”
KAYNAKÇA
Atay, Oğuz (2008)Tutunamayanlar. İstanbul: İletişim
Yayınları
Berman, Marshall
(2010).Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor. (Çev:
Ü. Altuğ, B. Peker.) İstanbul: İletişim Yayınları.
Dostoyevski,
(2011)Yeraltından Notlar (Çev: Ergin
Altay). İstanbul: Can Yayınları
Ecevit, Yıldız
(2009)Ben Buradayım. İstanbul:
İletişim Yayınları.
Enginün, İnci
(2003)Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı. İstanbul:
Dergah Yay.
Gürbilek,
Nurdan (2012) Benden Önce Bir Başkası. İstanbul:
Metis Yayınları
Yalçın, Alemdar
(2003)Cumhuriyet Dönemi Çağdaş Türk
Romanı. Ankara:
Akçağ Yay.
Yasin ÂŞIK




Yorumlarınızı bekliyorum.
YanıtlaSil